<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-2532019054468366200</id><updated>2011-04-22T01:49:37.032+03:00</updated><title type='text'>ACABA GÜNLÜĞÜ</title><subtitle type='html'>Kanal 24'te yayınlanan 'Acaba?' programlarının metinleri, çekimlerden görüntüler ve haberlerin yer alacağı bir blog bu.</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://yazmaz2007.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2532019054468366200/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yazmaz2007.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Fehmi Koru</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10191144393489317775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://www.tahapinar.com/images/fehmikoru.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>6</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2532019054468366200.post-3407807052223830627</id><published>2007-05-31T23:16:00.001+03:00</published><updated>2007-05-31T23:26:46.071+03:00</updated><title type='text'>ACABA6: Bilderberg İstanbul'da</title><content type='html'>&lt;strong&gt;Yayın tarihi: 31 Mayıs 2007&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın dört bir tarafından otel kapıları görüntüleri; uzaktan çekimler tercih edilmeli…&lt;br /&gt;En sonunda Silivri’deki Klassis Otelin uzaktan görüntüleri…&lt;br /&gt;Çarsamba ve perşembe günleri boşaltılmış otele giriş yapan Bilderbergçiler ve onları izleyen yerli-yabancı gazeteci grubu&lt;br /&gt;Dünyaca ünlü bazı simalar:&lt;br /&gt;Henry Kissinger, Hollanda Kraliçesi, Paul Wolfowitz, Richard Perle, David Rockefeller, George W. Bush, Bill Clinton, Margaret Thatcher, Tony Blair, Jimmy Carter…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’den bazı simalar:&lt;br /&gt;Selahattin Bayazıt, Suna Kıraç, Mustafa Koç…&lt;br /&gt;Ali Babacan, Gazi Erçel, M. Ali Bayar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyada altüst oluş görüntüleri: Darbeler, savaşlar, petrol, kıtlık, kuraklık…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atilla AKAR&lt;br /&gt;Türkiye Bilderberg toplantılarıyla erken tanışmış. Yani ilk Bilderbergin kuruluşundan bu yana hemen  tanışmış bir ülkedir.1. toplantı 18-20 eylül tarihleri arasında 1959’da, İstanbul Yeşilköy çınar otelde yapılmıştır. O zamanki DP döneminin bakanları, bir kısmı ve Adnan Menderes katılmıştır. Rahmetli. Sonraki 2. toplantı 25-27 nisan 1975te İzmir Çeşmealtı Yunus otelde yapılmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES: &lt;br /&gt;(Ünlü Bilderberg katılımcılarının –yabancı veTürk- görüntüleri slayt biçiminde…)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyaca ünlü ‘Bilderberg Grup’ bu yılın toplantısını da Türkiye’de yapıyor. Toplantılarını her yıl dünyanın değişik bir yerinde yapma adeti var Bilderberg’in. 1954 yılında oluşturulmuş ve her yıl muntazaman toplantılarını yapmış olan Bilderberg, 53 yıl içerisinde tam üç kez Türkiye’de buluştu. Bu yıl yaklaşık 120 Bilderberg katılımcısı üç günlük toplantı için yine İstanbul’a geliyor.&lt;br /&gt;Bilderberg toplantılarına katılanlar her ülkenin en önde gelen simaları; aralarında kraliçeler, cumhurbaşkanları, başbakanlar, bakanlar, politikacılar, sanayiciler, bankerler, işadamları, medya patronları, uluslararası kuruluşların tepe yöneticileri, ünlü gazeteciler var… Bu insanlar, üç gün boyunca, diğer müşterilerin boşaltıldığı, sadece kendilerine tahsis edilmiş bir otelde, başlarını bile dışarı çıkarmaksızın, dünya olaylarını tartışıyorlar.&lt;br /&gt;Küreselleşme denilen ve bütün dünyayı etkisi altında tutan gelişmede en büyük payın sahibi oldukları belli de, yine de kim bu adamlar? Neden her yıl bir araya geliyorlar? Onların birlikteliği söylendiği gibi dünyanın bir yerlerinde darbelere, savaşlara mı sebep oluyor? Aralarına kabul ettikleri politikacıların başına talih kuşu konuyor mu? Bazılarının iddia ettiği gibi bir ‘dünya hükümeti’ mi Bilderberg, yoksa kendilerinin ileri sürdüğü gibi meraklı bir zenginler topluluğu mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ömer Lütfü METE&lt;br /&gt;Ülkelerinde toplumlarında önemsenen insanlar Bilderberg’e katıldığına göre, bu sadece spor olsun diye, ya da hobileri tatmin etmek için gerçekleştirilen bir buluşma değil. Bu buluşmanın dünyanın gidişi üzerinde bir etkisi olması lazım. &lt;br /&gt;…..&lt;br /&gt;Buralar dünyayı yönetenlerin anlam ve önem verdiği yerlerdir. Dünyayı yönetenler tabi ki her şeyi yapıyor değillerdir, her şeye hakim değillerdir. Uçan kuştan haberdar değillerdir. Ülkelerin sandıklarına ellerini uzatacak kadar, birebir bütün oyları tek merkezden pay edecek kadar asla hakim değillerdir. Ama dünyanın her bir tarafına elleri uzanacak kadar güçlü odaklardır bunlar. Güçlü odakların yapılanmaları ve de toplanmaları önemlidir, tehlikelidir, çünkü dünya tehlikeli bir dünyadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cüneyt ÜLSEVER (Bilderberg 2005 katılımcısı)&lt;br /&gt;Bilderberg toplantıları 2. dünya savaşı ardından, komünizmin Avrupa ya yerleşmeye başlamasıyla birlikte, Atlantik in iki ucundan, yan, transatlantik dediğimiz, Avrupalı ve Amerikalı entelektüel, siyasetçi, bürokrat, iş adamlarının bir araya gelip, ya bu gelişen komünizme karşı ne yapabiliriz, bunun için beyin fırtınası yapalım amacıyla meydana getirdikleri bir toplantılar serisi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atilla AKAR&lt;br /&gt;Zannedildiğinin aksine bir Bilderberg örgütü ya da Bilderberg isimli bir hukuki statüsü olan bir kuruluş söz konusu değildir. Kurucuları arasında o zamanki Hollanda prenslerinden prens Bernhard vardır ki, kendisi eski bir Nazidir. Aynı zamanda da daha sonra Lockheed ünlü Lockheed rüşvet skandalına adı karışmıştır. Diğer önemli kurucusu da Polonyalı haham ve sosyolog olan doktor Joseph Retinger dir. Bu iki kişinin öncülüğünde kurulmuştur. Ama Bilderberg tabi ki bir kişisel inisiyatif hareketi değildir, arkasında çok güçlü bir grubun desteği vardır. Daha geniş açıdan baktığımızda Bilderberg aslında bir Amerikan projesidir. Bir CIA organizasyonudur. 2. Dünya Savaşından yıkık çıkan Avrupa nın başta Sovyet tehdidi, o zamanki yani iki kutuplu dünya içinde, Sovyet tehdidine karşı birleşmiş Avrupa fikri ortaya atılmıştır. ABD ve CIA Avrupa ya yeniden şekil şemal verebilmek için Avrupalı elitlerin öncülüğünde ve kendi insiyatiflerinde bir hareket başlatmak istemiştir. Nitekim Bilderberg in ilk kuruluş toplantısını CIA başkanı, o zamanki CIA başkanı William Donovan ve Bedel Smith iki CIA ci çok önemli isimlerdir ve ayrıca Charles Jackson o da CIAcidir bizzat katılmışlardır. Amaç yeniden bir birleşmiş Avrupa olarak tanımlanabilir de, nitekim o zamanlar demir-çelik birliği adı altında başlayan bu günkü AB projesi adım adım Bilderberg eliyle, Bilderberg inisiyatifiyle hayata geçirilmektedir. Dolayısıyla Bilderberg Birleşik Avrupa Projesinin çizildiği yerdir. Ya da tersi bir ifadesiyle söylersek bugünkü Avrupa Birleşik Devletleri projesi aslında bir Bilderberg projesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F KORU: &lt;br /&gt;(Görüntülerde çeşitli tv programlarında ve gazetelerde FKoru)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye Bilderberg konusunu en yaygın biçimde, geçen yıl, benim yüzümden tartıştı. Gazeteler günlerce benim adımın mutlaka geçtiği haberlerle Bilderberg Grubu sayfalarına taşıdılar; televizyonlarda uzun uzun tartışmalar yapıldı aynı konuda. Daha önce de Bilderberg konusu hangi vesileyle gündeme gelse görüşlerine mutlaka yer verilen kişilerden biri yine bendim; ancak geçen yıl durum farklıydı. Bu defa yıllarca yazılarıma konu ettiğim, kendilerinden ‘dünya egemenleri’ veya ‘dünya hükümeti’ diye söz ettiğim Bilderberg’e katılmak üzere aldığım davet sebebiyle tartışıldım haftalar boyu.&lt;br /&gt;İzlediğiniz program her yönüyle dünyada bir ilk teşkil ediyor. Bilderberg Grup ilk kez kendisine kuşkuyla bakan birini toplantısına davet etti. Geçen yıl bu zamanlarda Kanada’nın Ottowa kentinde yapılan 54. Bilderberg toplantısında tarihinde ilk kez ona kuşkuyla bakan biri de bulundu. Yani ben. Kaynaklara bakıldığında görülecektir: Bilderberg toplantılarına katılanlar orada yaşadıkları deneyimi başkalarıyla pek paylaşmazlar. Bilinen iki istisnanın ikisi de İngiliz’dir: Eski başbakan Margaret Thatcher’in katıldığı toplantıyı tanıdıklarına aktardığı biliniyor. Eski maliye bakanı Denis Healey de, bir gazeteciye, Bilderberg maceralarını anlatmıştı.Hepsi bu kadar…&lt;br /&gt;Anlayacağınız, sizler dünyada belki de en şanslı meraklı kitlesiniz; çünkü Bilderberg’e katılmış birinin gördükleri ve yaşadıklarından hareketle grubu anlattığı ilk televizyon programını izliyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cüneyt ÜLSEVER&lt;br /&gt;Ama bu toplantıların, baştan yeri, katılımcıları ilan edilmediği için, toplantılarda herkes görüşlerini serbestçe beyan etsin diye, kimin ne söylendiği onun ağzından verilmediği için böyle bir gizem yaratılmış. (03.43) bu gizem giderek komplo teorileri haline dönmüş, ve dünyada da bu komplo teorilerini, ne derler, fırsat tanıyanlar var, bunun hakkında çeşitli tevatürler yaratılmış. Türkiye de de bu komplo teorilerinin başını gazeteci arkadaşımız Fehmi Koru çekti. Uzun yıllar bu toplantılarda çok temel kararlar alındığını, bu toplantıya katılanların bir nevi bir gizli örgütün mensubu haline geldikleri, bulundukları ülkede önlerinin açıldığı, yükseldikleri, çok kritik görevlere geldiklerini iddia etti. (04.24) ve komplo teorilerini sevenlerce de bu iddialar tabi genel kabul gördü. Benim katıldığım toplantı sonrasında ben örneğin hiçbir şey olamadım. Bir tek Bilderbergle ilgili tek bir niyazım kabul edilmiştir, toplantıdan geldikten sonra Aksiyon dergisine verdiğim demeçte, “Allahım, inşallah gelecek yıl Fehmi Koru’yu davet ederler” demiştim. O dileğim tuttu mesela. Nitekim de geçen yıl Fehmi Koru kendisi davet edildi bu toplantıya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’den Bilderberg’e her yıl önemli sayılabilecek sayıda kişi katılıyor. Geçen yılki bir rekordu; tam altı kişiyle gidildi Ottowa’daki toplantıya… Bu yılın toplantısı İstanbul’da yapılacağı için, kapalı toplantılara katılanlar yanında, o toplantılara katılmayıp yalnızca organizasyonu izlemeye gelmiş gençler de vardı Ottowa’da.&lt;br /&gt;İlk toplantıdan itibaren Türkiye Bilderberg toplantılarının ilgi merkezi olmuştur. Bunu yalnızca kabarık katılımcılar listesine bakarak söylemiyoruz, Bilderberg denildiğinde aklımıza esas gelmesi gereken çekirdek grubun içinde mutlaka Türkiye’den birinin bulunması da bize bu önemi hatırlatıyor. Uzun yıllar işadamı Selahattin Bayazıt katıldı Bilderberg toplantılarına; daha sonra Koç Holding’ten Suna Kıraç üstlendi onun bırakmasıyla doğan boşluğu… Halasından sonra Mustafa Koç sürekli katılımcı statüsünü devraldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atilla AKAR&lt;br /&gt;(Türkiye’den görüntüler: asker, politikacılar, tv ve gazete binaları…) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son dönemde yani, 2000li yıllardan bu yana Bilderberge katılan Türklerin hem sayısında hem de niteliğinde bir artış ve değişiklik olmaktadır. Özellikle benim görebildiğim kadarıyla, ekonomik mekanizmalarda önde gelenler ve medya önde gelenleri ağırlık taşımaya başlamıştır. Yani, devlet bakanı Ali Babacan arka arkaya iki kere katılmıştır Bilderberg toplantısına, yani  ekonomi ağırlıklı anlamında. Bir çok radyo televizyon yöneticisi ve yazar Bilderberge katılmıştır. Sayılar artmaktadır adeta kafilelere dönüşmektedir. Yani bu da Bilderbergin Türkiye üzerindeki , daha doğrusun Türkiye nin Bilderberg üzerindeki önemi artmaktadır. Türkiye özel bir ilgi alanına girmişe benzemektedir. Dediğim gibi Türkiye açısından Bilderberg önemlidir. Bilderberg açısından da Türkiye önemlidir çünkü Türkiye Bilderberg planlarının tam merkezinde durmaktadır. Yine benim şahsi kanaatime göre, örneğin geçmişte Ecevit in hastalığı bahanesiyle yürütülen kampanya ve ardından o zamanki hükümetin siyasi ömrünün bitirilmesi operasyonu ve benim troyka komplosu dediğim olgu aslında bir Bilderberg operasyonudur. Yani Bilderberg gerektiğinde Türk siyasetine doğrudan  müdahale edebilmektedir. Kemal Derviş eliyle yürütülen troyka komplosu da bana göre bunlardan birisidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilderberg konusunda en ciddi yanlışlık toplantılara katılan herkese aynı muameleyi yapmamızdan kaynaklanıyor. Çünkü toplantılarıyla gündeme gelen Bilderberg’in içinde bir de çekirdek Bilderberg var. Bilderberg dediğimizde esas anlaşılması gerekenler onlar; yoksa onların her yıl görüşlerinden yararlanmak veya etkilemek üzere davet ettiği, bir kereliğine katılan kişiler değil…&lt;br /&gt;Hollanda Kraliçesi bir eli kanda da olsa katılıyor her yılın toplantısına; en devamlı Bilderbergçilerin hepsi de değişik özellikleriyle tanınan simalar: Amerika’nın en zenginlerinden banker David Rockefeller sözgelimi, ileri yaşına ve aksayan sağlığına rağmen geçen yıl Ottowa’daydı, bu yıl da İstanbul’da.&lt;br /&gt;Döneminde dünyanın en fazla karıştığı Amerikan dışişleri bakanı Henry Kissinger da ajandasında Bilderberg toplantı tarihini her yıl boş bırakıp nerede yapılıyorsa oraya koşanlardan… &lt;br /&gt;Irak Savaşını Amerika’nın başına açan ekibin en önemli adamları Karanlıklar Prensi lâkaplı Richard Perle ile İstanbul’da delik çorabıyla yakalanmış Paul Wolfowitz… Büyük petrol şirketlerinin, tomotiv firmalarının, öndegelen bankaların en üst düzey yöneticileri de öyle… Aralarında dev sigorta şirketlerinin, medya kuruluşlarının, silâh sanayiine çalışan firmaların CEO’larının da bulunduğu her yıl katılan bir grup…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C ÜLSEVER&lt;br /&gt;(Yabancı Bilderbergçiler: Richard Perle, Wolfowitz, Kissinger görüntüleri…)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplantının bir daimi kadrosu var. Yani her sene bu toplantıya katılanlar var, bir de benim katıldığım gibi bir yıl davet edilenler var. O davet edilen kişiler, sadece o yıl için davet ediliyorlar, ondan sonraki yıllarda bir daha davet ediliyorlar ya da edilmiyorlar diyeyim, ama onlar asli üyeleri değil bu toplantıların. Benim katıldığım toplantıda, ben iki yıl evvel katılmıştım. Benim katıldığım toplantıda İran, Irak, bildiğimiz konular, Rusya gibi konular gündeme getirildi. Bunlar teker teker, kendine ait bölümlerde ele alınıyor, ilk önce bununla ilgili konuşmacılar kendi görüşlerini beyan ediyorlar. Ardından da bir açık tartışma başlıyor ve herkes, veya isteyenler kendi görüşlerini beyan ediyorlar. Toplantıların sonunda herhangi bir ortak deklarasyon veya herhangi bir şey yayınlanmıyor. Ama toplantıların ardından isim verilmeksizin, toplantıların tutanakları bir kitap halinde basılıp katılımcılara yollanıyor. Toplantıların özü bu. 02.51&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F KORU:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ottowa’daki toplantıda bir şeyi fark ettim: Çekirdek grup öyle zırt fırt söz alıp kendisini ortaya atmıyor. Gerçekten müdahalelerine gerek olduğu zaman mikrofonu ellerine alıyorlar. Bilderberg toplantısında öyle uzun uzun konuşulmuyor zaten. Konuşmacı olarak davet edilenlere en çetrefil konular için bile sadece 20 dakikalık bir süre tanınıyor. Soru-cevap faslı da müthiş hızlı; sorusu olanlara bir-iki dakikayı geçmeyen süreler sağlanıyor. &lt;br /&gt;Siz ve ben de dünya olaylarını konuşmak için bir toplantı düzenleyecek olsak nasıl yaparsak Bilderbergçiler de öyle yapıyor: Çin mi görüşülecek, konunun uzmanı uluslar arası bir ismin yanında Çin’den de biri çağrılıyor. İran mı söz konusu, Filistin mi, Irak mı, bu ülkelerden biri de mutlaka toplantının konuşmacıları arasında bulunuyor. Oturumlarda İran veya Irak’ı bir İranlı ve Iraklı ile konunun uzmanı bir Batılı tartışıyor, sonra da herkesin en kısa sürede katkıda bulunması bekleniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Grubun kuralı şu: Bilderberg’te tartışılanlar Bilderberg’te kalıyor. Oturumlar sırasında sürekli yansıtılan kural, orada konuşulanların konuşmacıların isimleriyle birlikte herhangi bir biçimde dışarıya aktarılmaması. Diğer müşterilere özür dilenerek kapı gösterildikten sonra, toplantıya iki gün kala, otelin yönetimi Bilderberg sekretaryasına geçiyor. Toplantılar sırasında tutulup bırakılan notları da toplayıp imha ediyor özel görevliler. Konuşmaları Bilderberg kendisi deşifre edip metni katılımcılara gönderiyor, ancak şifreli bir biçimde. Konuşmacının adını bulamıyorsunuz, onun yerine “Filanca kurumda çalışan bir uzman” diye söz ediliyor o kişiden… Soru yöneltenlerin adları da geçmiyor basılı metinde; soranın kimliği “Türkiye’den bir katılımcı şu soruyu sordu” diye geçiştiriliyor. Gizliliğe titizlikle uyuluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atilla AKAR&lt;br /&gt;(Macera filmlerinden görüntüler)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim kişisel tanımım Bilderberg in hem gizli bir örgüt olduğu hem de olmadığı yönündedir. Yani hem evet hem hayırdır. Bu ilginç bir yaklaşımdır. Şöyle ki, açarsak Bilderberg son tahlilde gizli bir örgüttür. Fakat tümüyle gizli bir örgüt de değildir. Neden? %100 gizlilik bugün sadece romanlarda söz konusudur.  günümüzün gizli örgütleri, aslında romanlardaki gibi hiçbir zaman hiçbir yerde gizli bir örgüt yok, hele de günümüzün gizli örgütlerinin kendi internet siteleri, büroları, üye listeleri, hemen hemen mevcuttur, faksları telefon numaraları. Önemli olan, benim şahsi fikrime göre stratejinin gizliliğidir, karar vericilerin gizliliğidir, niyetin gizliliğidir. Yoksa bugün %100 gizli bir örgüt ancak romanlarda söz konusudur. Bence Bilderberg de bu tip bir örgütler sınıfına girmektedir. Belirttiğim gibi önemli olan stratejinin, alınan kararların ve amacın gizliliğidir. Bu açıdan bakıldığında Bilderberg de gizli bir örgüttür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F KORU:&lt;br /&gt;Bilderberg’in çelik çekirdeğinde yer alan biri, hep birlikte Kanada’ya doğru yol alırken, “Yemekler de önemlidir burada” diye merakımı uyandırmıştı. Yine onun tembihini zihnimin bir yerine yazıp uyguladım. Yemeklerde hep aynı kişilerin bir arada oturması istenmiyor; hatta görevlilerin yanınıza yaklaşıp sizi bir öncekinden farklı bir masaya oturttuğu da oluyor. Böylece farklı yüzlerin değişik görüşlerini yemek masasında da öğrenme fırsatı oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cüneyt ÜLSEVER&lt;br /&gt;Benim katıldığım toplantıda, benim en çok keyif aldığım dönem akşamlar oldu. Gündüz ne olursa olsun, 200 kişinin bir araya geldiği formal toplantılar oluyor. Bildiğimiz seminerler şeklinde, zaten 200 kişiden 25i diyelim söz almaya kalksa herkese iki cümle düşüyor. Ama akşamları yemekten önce veya yemekten sonra, barın etrafında, otelin lobilerinde kahve içen, içkisini içen insanlar, küçük kümecikler oluşturuyordu. Ve ben kaldığım günlerde o gecelerden çok keyif aldım çünkü insanlar çok daha rahatlıyorlar. Zaten o kümecikler birbirine güvenen, ısınan insanlardan oluşuyor. Ve işte orada ne bileyim ben dünyayı yönettiği söylenen, dünyada iddia sahibi insanların şahsi görüşlerini almak, şahsi yaptığı esprileri duymak durumunda kalıyorsunuz, veya ne bileyim iki önemli insanın birbiriyle olan laf atışmasına şahit oluyorsunuz. Ben ondan çok keyif almıştım. Gündüzleri biraz daha derse giren öğrenci gibi hissediyordum kendimi. Ama akşamları çok keyifli oluyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES:&lt;br /&gt;(M Thatcher, Kissinger görüntüleri…)&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;İngiltere’nin eski başbakanlarından Margaret Thatcher bir yakınına katıldığı ilk Bilderberg toplantısında yaşadığı bir olayı aktarmıştı. O sırada Muhafazakar Parti’nin fazla bilinmeyen bir milletvekili olan Thatcher, Bilderberg’in ilk gününde yapılan konuşmaları sessizce dinlemekle yetinmiş, herhangi bir soru sormamış, görüş açıklamamış… İkinci günün ilk yarısında da suskunluğunu koruyunca, kendisini Kissinger’in yanına oturtmuşlar. O sıralar bugünkünden daha ünlü olan Kissinger, “Bak kızım” demiş İngiliz politikacıya, “Konuşulan konularla ilgili senin görüşlerini öğrenmek için can atan bunca insan var, neden konuşmuyorsun?” Öğleden sonraki oturumda söz alan birine dönüşmüş Thatcher… İyi de yapmış; katıldığı Bilderberg toplantısından sonra Muhafazakar Parti’ye lider ve ilk seçimde de başbakan oldu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önemli bir not da şu: Bir iddiaya göre iktidara giden yolu Bilderberg tarafından açılan Margaret Thatcher’ın sonunu da yine Bilderberg getirdi. İngiltere’de kraliyet yönetimini lağvetme baskılarına direndiği için Bilderbergçi arkadaşlarının hışmına uğramış Thatcher. Bilderberg gözlemcilerinin en ünlüsü Jim Tucker, bir toplantıda karşılaştığı eski İngiliz başbakanına “Doğru mu?” diye bu iddiayı sormuş. Aldığı cevap ilginç: “Bilderberg’in hışmına uğramak onurdur…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atilla AKAR&lt;br /&gt;(Thatcher, Clinton, Jinny Carter, George W. Bush, John Major görüntüleri…)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilderberg hakkındaki yanlış kanaatlerden birisi de şudur; Bilderberg e katılan herkesin yükseldiği ya da yükseleceği söylenir. Bunun örnekleri de vardır geçmişte hakikaten, örneğin İngiltere başbakanı, eski başbakanı Margaret Thatcher Bilderberg e katıldıktan sonra İngiltere ye başbakan olmuştur, birilerinin gözüne girmiştir. Bill Clinton Bilderberg e katıldıktan sonra ABD başkanı olmuştur, bir anlamda sınavı orada geçmiştir. Bu gibi örnekler olmakla birlikte aslında Bilderberg e katılmak, yükselmenin garantisi ve şartı değildir. &lt;br /&gt;…&lt;br /&gt;Yoksa Bilderberge katılmış bir sürü isim vardır.bugün adları bile, gerek yabancı Bilderbergciler gerek Türk Bilderbergciler anlamında söylüyorum, adları bile okunmamaktadır. Kısaca bir baltaya sap olamamış bir sürü de Bilderbergci vardır. Bilderberg e katılmak yükselmekle eş anlamlı değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F KORU&lt;br /&gt;(Yabancı Bilderbegçiler, ayrıca Hillary Clinton, Tony Blair, Carl Bildt…)&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;Şans, talih, kader, kısmet… Artık ne derseniz deyiniz, Bilderberg’in katılımcılar için mavi boncuk yerine geçtiği pek çok örnek var. Jimmy Carter, Bill Clinton, George W. Bush, bunların her biri, Amerika’da umut veren politikacı diye bilinirlerken Bilderberg toplantısına davet edildiler; ardından başkan seçilip Beyaz Saray’a taşındılar. &lt;br /&gt;Bu sebeple gözlerim Ottawa’da Hilary Clinton’u aradı doğrusu; katılması beklenenler arasında adı bulunduğu halde gelmedi.&lt;br /&gt;Yalnız Amerika’da değil ki… Tony Blair sözgelimi; İşçi partisi’nin başına gelmeden ve başbakan olmadan hemen önce Bilderberg toplantısına katılmıştı. &lt;br /&gt;Geçen yılın Bilderberg’inde en çok söz alanlardan biri İsveçli bir eski başbakandı; şimdilerde ülkesinin dışişleri bakanlığı koltuğunda oturuyor Carl Bildt.&lt;br /&gt;Bizden katılımcıların, 1975 Bilderberg’i hariç, yabancılar kadar talihleri yaver gitmedi. 1975’te İzmir/Altın Yunus toplantısına katılanlar arasından başbakanlar, bakanlar çıktı; çoğunun politikada ve bürokraside önleri açıldı. Ancak son 10-15 yıldır Bilderberg’e Türkiye’den katılanların çoğu sille yedi. Konumunu kaybeden, hapse ve yüce divana düşen, unutulan çok Bilderberg katılımcısı var...&lt;br /&gt;Politikayla daha fazla ilgilendiğim için şirketler dünyasında neler olup bitiyor bilemiyorum: Bilderberg’e katılan ve orada tanışan insanlar bu ilişkilerini profesyonel alana da taşıyorlar mı? Başka bir ülkeyle ilgilenen Bilderberg çekirdek kadrosundan bir şirket yöneticisi, o yıl davet edilen ilgilendiği ülkenin başbakanıyla yemek masasında başlattığı dostluğu herhalde sonra da devam ettiriyordur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aksi halde bu kadar gizlilik niye? Bilderberg’in bütün davetlilere açık olan oturumlarında konuşulanlar herhangi bir düşünce üreten kuruluşun çatısı altında konuşulanlardan fazla farklı değil. O kadar önemli insan, milyarlarca dolara hükmeden işadamı, banker, medya baronu, bir krizden diğerine sürüklenen dünyayı rayına oturtması gereken politikacı, uluslararası bürokrat, yani Bilderberg’in çekirdek kadrosu, televizyonlardaki tartışma programlarında da işitebileceği tebliğleri dinlemek için her yıl bir haftasını neden ayırsın?&lt;br /&gt;Her Bilderberg toplantısında ele alınan ana başlıkların sonraki yılın en önemli konusu haline gelmesine ne diyeceğiz? Geçen yıl Ottowa’da en uzun tartışılan ülke İtalya’ydı; ne oldu arada İtalya’da? Devrilmez gözüken Berlusconi hükümeti gitti, yeni bir koalisyon hükümeti işbaşına geldi… Bu yıl İstanbul’da konuşulacak konuların da önümüzdeki dönemin sıcak noktaları veya ekonomik konuları üzerine olacağına sizler de iddiaya girebilirsiniz. Geçen yılki toplantıda ‘enerji ve petrol fiyatları’ üzerinde az lâf üretilmedi; benzini pahalı almaya devam edeceksiniz…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F KORU:&lt;br /&gt;(Lord Browne, Conrad Black, Paul Wolfowitz…)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ottawa’daki toplantının göz kamaştırıcı yıldızlarından biri çelik çekirdeğin kendisinden ‘John’ diye söz ettiği Lord Browne’dı. Hemen her oturumda söz alıyor, görüşlerini büyük bir ustalıkla aktarıyordu. Her konuda söyleyeceği bir-iki cümle vardı British Petroleum şirketinin en üst düzey yetkilisinin… Kendisini hayran hayran dinleyen Bilderberçiler, bu yıl, Lord Browne’un emeklilik sonrası düşüşünü izlediler. Tarihin en yüksek emeklilik ikramiyesini alarak BP’den emekli olan Browne birdenbire gazetelerin manşetlerinde buluverdi kendini. Eşcinseldi Lord Browne, ama daha önemlisi adı birkaç skandala birden karışıverdi. 2005 yılı mart ayında Teksas’ta patlayan iki rafineriyle o ilintilendirildi; hakkındaki haberlerin yayınına engel olmak için uyguladığı baskılar deşifre edildi; BP’nin kasasını kendi kesesi gibi kullandığı ortaya çıktı.  &lt;br /&gt;Hemen her Bilderberg toplantısında beraber oldukları yakın dostları yanından çekiliverdiler Lord Browne’un; yönetimdeki diğer dostları ile her yıl Bilderberg’te buluştuğu çeşitli dev şirketlerin sahipleri, onu, danışma ve yönetim kurullarından ihraç ettiler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES:&lt;br /&gt;2007 yılı Bilderberg’in çelik çekirdeği için fazla iyi bir yıl olmadı. Bazılarının önü açılsa bile, bir çoğunun başı derde girdi. Bilderberg Grubu, John Browne’un hazin düşüşünü hep birlikte izlerken, eskisi kadar dokunulmaz olmadıklarını daha iyi fark edecekleri darbeleri birbiri ardına yemeye başladılar.&lt;br /&gt;Kanada, İngiltere ve Amerika’da sayısız gazete, dergi, televizyon ve radyo istasyonuna sahip dünyanın en büyük medya patronlarından Conrad Black, bütün hayatını demir parmaklıklar arkasında geçirme cezasıyla sonuçlanabilecek ciddi bir davada yargılanıyor. İngiliz Telegraph gazetesi onundu, artık değil; Jerusalem Post gazetesi de artık onun adıyla çıkmıyor. Meğer o da halka açık şirketlerin parasını kendi parası gibi har vurup savurmamış mı?&lt;br /&gt;En iyi bilinen öykü ise Bilderberg’in en müdavim katılımcılarından Paul Wolfowitz’in başına gelen… Bush’u Irak’ı işgale zorlayanlardandı Wolfowitz; 1 Mart tezkeresi sonrası Türkiye’nin ayaklara kapanarak özür dilemesi gerektiğini söylemişti. Savaşta işler iyi gitmeyince kendisini Dünya Bankası’na başkan olarak atanmayı başardı. Şimdi ise, Dünya Bankası kaynaklarını sevgilisine kullandırdığı için koltuğundan oldu Wolfowitz. &lt;br /&gt;George Bush onun yerine kimi atamayı düşünüyor dersiniz? Ottowa’daki son Bilderberg toplantısının yıldızlarından Amerikalı diplomat Robert B. Zoellick… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F. KORU&lt;br /&gt;Dünyanın gözü bu toplantıda... Her yıl nerede yapılırsa yapılsın orada hazır bulunmayı ve elde ettiği her bilgiyi başkalarıyla paylaşmayı görev bilen uluslararası gazeteciler de var… Onlara da vereceğim bir haber var: &lt;br /&gt;Katılımcıların ve çelik çekirdek içinde yer alanların adlarına ve unvanlarına bakarak sıkıcı insanlar sanmayınız Bilderberg grubunu… Tam tersine, kendileriyle de dalga geçebilecek kadar mizahsever insanlar… En fazla takıldıkları konu da Bilderberg adının dünya çapında meydana getirdiği büyük dalgalanma… ‘Dünya hükümeti’ olarak tanımlanmaları… Bir yerlerde olup biten aykırı her gelişmenin kendilerinden bilinmesi… Geçen yıl Ottowa’da hükümetini yeni kurmuş Kanada’nın muhafazakar başbakanı Stephen Harper Bilderberg toplantısı katılımcıları onuruna bir yemek verdi. Kendisini takdim eden çekirdek kadrodan biri, “Sayın Harper geçen yılki toplantımıza katılmıştı; şimdi birileri kendisine koltuğu bizim takdim ettiğimizi bile söyleyebilir…” dedi. &lt;br /&gt;‘Gizli dünya devleti’ diye tanıtılmaya itiraz ediyor Bilderbergçiler, ancak kendilerine güç atfedilmesinden de müthiş keyif aldıklarını saklamıyorlar.&lt;br /&gt;Ezici çoğunluğu erkek ve beyaz, Bilderberg’e katılanların; geçen yılın toplantısında yalnızca bir tek siyah katılımcı vardı, birkaç da kadın… Hepsi o kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atilla AKAR&lt;br /&gt;Ama biz Bilderberg toplantılarında neler konuşulduğunu öğrenemeyiz. Hatta kimi iddialara göre, kimi araştırmacıların kimi iddialarına göre katılanlar baştan beri bir dizi telkin ve yasakla karşılaşırlar. Bir rivayete göre yemin ettirilmektedir. Başka bir rivayete göre de bir kağıt imzalatılmaktadır. (07.13) yani bu toplantıya katıldığım için, bu toplantının bilgilerini dışarıya sızdırmayacağım, kimseyle paylaşmayacağım diye bir kağıt imzalatılmaktadır. Fakat son dönemlerde, özellikle 2000li yıllardan bu yana Bilderberg üzerindeki spekülasyonlar ve tartışmalar sadece Türkiye de değil dünyada da çok arttığı için bu konuda nispi bazı yumuşamalara gitmişlerdir, yani Bilderbergciler. Stratejilerinde küçük oynamalar yapmış gibi görünüyorlar, eskiden örneğin Türkiye Bilderbergcilerini söz konusu edersek , eskiden hiçbir şekilde çıkıp konuşmazlarken, Türk basınında hiçbir şekilde Bilderberg e dair tek kelime dahi yazılmazken köşe yazarları bu konudan söz etmezlerken, sadece tırnak içinde söylüyorum onlara göre marjinal bir takım komplo teorisyenleri bu konuya dikkat çekerlerken şimdi birden bire Bilderbergciler de konuşur söyler ve yazar olmuşlardır. Dolayısıyla bu Bilderbergin, şahsi fikrim kamuoyundan gelen baskılar karşısında, kamuoyundan gelen merak karşısında bir PR hamlesi olarak görüyorum. Yani bir piyasa hamlesi olarak görüyorum.&lt;br /&gt;…&lt;br /&gt;Bilderberg üzerine yazanlar konuşanlar tarihte baskı görmüşlerdir. Yani bir çok araştırmacı yazar bu konuda baskı görmüşlerdir. Yani şunu söyleyebiliriz, Bilderberg üzerine konuşmaya kalktığınızda, batının bütün özgürlükler söylemi bir anda rafa kaldırılmaktadır. (15.19) burası enteresandır, örneğin geçmişte, 1970lerde Financial times ın yazarı Gordon tetter işinden olmuştur. Yani Bilderberg üzerine yazmıştır, işinden olmuştur. “Trajedi ve Umut”  kitabının yazarı doktor Kogley in kitabı ise hiçbir dağıtıcı tarafından dağıtılmamıştır. Aynı şekilde İspanyol istihbarat servisinin elemanlarından olan Luis Gonzales Mata “dünyanın gerçek efendileri” isimli bir kitap yazmıştır, Bilderberg i anlatmıştır. Kitap piyasadan toptan satın alınmak suretiyle yine kaldırılmıştır, okura ulaşması engellenmiştir. Dolayısıyla bir vakitler Bilderberg üzerinde hepten karanlık bir perde mevcuttu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F KORU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi nâmı hesabıma ben yaklaşık en az 20 yıllık Bilderbeg gözlemcisi olmamın mükafatını aldığımı sanıyorum. İngiltere’de BBC televizyonunda bir kez, Guardian gazetesinde de sadece bir-iki kez Bilderberg adı geçmişken, son beş yıldır Bilderberg hakkında en fazla yazı ve haber çıkan ülke Türkiye; bunda benim ısrarlı takiplerimin de payı var. &lt;br /&gt;Devlet Bakanı Ali Babacan ile şimdilerde DP’den politikaya atılan Mehmet Ali Bayar 2003 yılında katılmışlardı Bilderberg’e, zorlamalarım yüzünden orada nelerle karşılaştıklarını televizyona çıkıp anlattılar. Bir meslektaş da, ilk kez, katıldığı Bilderberg toplantısında dinlediklerini sütununa taşıdı. Geçen yıl toplantılarına beni de çağırmaları, bana, Bilderbergçilerin fikri takibimi mükâfatlandırdıkları hissini veriyorsa bundan…&lt;br /&gt;Davet edildiğim duyulduğunda, gazete ve televizyonlar, günler boyu “Gitmem demişti gitti” diyen yayınlar yaptılar. İşte arşiv orada duruyor; Hürriyet’in 17 Mayıs 2003 tarihinde verdiği haberde, lafımı hiç sakınmadan, “Davet ederlerse ben de katılırım tabii ki…” demiştim. Gittiğimde yaşadıklarımı yazacağımı da yine orada duyurmuştum. &lt;br /&gt;Davet ettiler, gittim, gördüklerim ve işittiklerimi döner dönmez yazdım da… Gizlilik yemini etmedim, benden susacağıma dair bir kağıt da almadılar. Üstelik dünyada bir ilk teşkil edecek bu programı da yapıyorum. Bilderberg’e katılmış birinin yaptığı Bilderberg hakkında ilk televizyon programı bu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir örgüt düşünün: Dünyanın yüz milyarlarca dolara hükmeden bütün büyük şirketlerinin karar alma noktasında bulunan yöneticileri orada temsil edilsin… Coca Cola’dan Laferge’a, BP ve Shell’den Thyssen-Krupp’a, Rothschild’tan AXA’ya kadar… Birleşmiş Milletler’den Avrupa Birliği’ne, NATO’dan Dünya Bankası’na hemen her uluslararası kurumun yöneticileri de onlara katılsın… Global gelişmeleri izlediğinizde her gün adlarını duyduğunuz televizyon ve gazetelerin yayıncıları, yönetmenleri, yıldız yazarları… Herkes herkes orada…&lt;br /&gt;Ne beklersiniz? En fazla kâr etme hırsıyla hareket eden şirket patronları ile, global kavga ortamına adaletli bir sistem getirmeyi, insanların güvenlik ihtiyacını karşılamayı, fakirlerin karnını doyurmayı, cehalete son vermeyi görev olarak üstlenmiş uluslararası kurum yöneticilerinin boğaz boğaza gelip kavga etmelerini değil mi? Orada bulunan gazetecilerin de bu durumu yayın organlarına iletmelerini, değerlendirmelerini de beklersiniz herhalde…&lt;br /&gt;Bunların hiçbiri olmuyor. Görevleri birbiriyle çelişik de olsa, toplantıya katılanlar, çekirdek kadro, Bilderberg’te geçirdikleri üç gün boyunca hiç kavga etmiyorlar. Bir defalığına davet edilenler de seslerini fazla yükseltmiyorlar; onların derdi de, bir dahaki toplantıya da çağrılıp dünya seçkinleriyle iki akşam şömine başı sohbeti yapmak… Gazeteciler de, konulmuş kuralları çok daha sert yorumlayarak, toplantılardaki konuşmaları okurlarıyla paylaşmıyorlar. &lt;br /&gt;Bu, bilebildiğimiz bütün siyasi davranış biçimlerine aykırı bir durum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cüneyt ÜLSEVER&lt;br /&gt;Benim katıldığım toplantıda iki tane kraliçe vardı, birkaç tane başbakan vardı, aynı ülkenin muhalif liderleri vardı, yani bundan bir siyasi ortak platform yaratmak zaten mümkün değil. &lt;br /&gt;Buradan çıkan sonuçları herkes kullanabilir çünkü bu yayınlanıyor diyorum. Ama yani dünyanın en büyük cio larının şirket başkanlarını, bakanların başbakanların, sadece bir örgütün ağzına baktığını söylemek, yani şimdi Alman şansölyesi de orda, kendi gizli örgütü dururken niye CİA in şeyiyle çalışsın. Dediğim gibi bütün bunlar o gizem kavramı ve belki kaplı dönemde yani 50li dönemlerin, komünizm anti-komünizm savaşı içinde yaratılmış bir takım mitler, ama o mitler bugüne kadar yaşıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GİRİŞ GÖRÜNTÜLERİ TEKRAR&lt;br /&gt;Dünyanın dört bir tarafından otel kapıları görüntüleri; uzaktan çekimler tercih edilmeli…&lt;br /&gt;En sonunda Silivri’deki Klassis Otelin uzaktan görüntüleri…&lt;br /&gt;Dünyaca ünlü bazı simalar:&lt;br /&gt;Henry Kissinger, Hollanda Kraliçesi, Paul Wolfowitz, Richard Perle, David Rockefeller, George W. Bush, Bill Clinton, Margaret Thatcher, Tony Blair, Jimmy Carter…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’den bazı simalar:&lt;br /&gt;Selahattin Bayazıt, Suna Kıraç, Mustafa Koç…&lt;br /&gt;Ali Babacan, Gazi Erçel, M. Ali Bayar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyada altüst oluş görüntüleri: Darbeler, savaşlar, petrol, kıtlık, kuraklık…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F KORU:&lt;br /&gt;Bilderberg böyle bir şey işte. Hazır bir araya gelmişken, sadece bir defalığına davet edilenlerin gözlerinden uzak buluşmalar düzenlemiyorlarsa, Bilderberg toplantılarının öyle fazlaca bir gizemi yok. Zaten örgüte gizem kazandıran da çekirdek kadro dışındakilerin de çağrıldıkları toplantılarda konuşulanlar değil, toplantılara katılanların kimliği… Kral, kraliçe, cumhurbaşkanı, başbakan, bakan düzeyinde dünyanın dört bir köşesinden politikacılar, yüz milyarlara hükmeden işadamları, sanayiciler, bankerler, sigorta şirketi yöneticileri, medya baronları, uluslararası kurumların tepe noktasındakiler, diplomatlar, gazeteciler… Her biri bir gücü temsil ediyor bu insanların ve çekirdek kadroyu oluşturan 50’si her yıl bir araya geliyor… Bu bile korkutucu… Her yıl bir yerlerde meydana gelen sıra dışı gelişmelerin Bilderberg toplantısına bağlanmasına hiç şaşırmamalı.  &lt;br /&gt;Bilmiyorum bir ayrıntı sizin de dikkatinizi çekti mi: Geçen yıl Bilderberg’e ben katılıyorum diye tonlarca mürekkep tüketildi gazetelerde; bu yıl Bilderberg toplantısı ülkemizde yapılıyor, gazetelerde fazla gürültü yok.&lt;br /&gt;Neden acaba?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2532019054468366200-3407807052223830627?l=yazmaz2007.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yazmaz2007.blogspot.com/feeds/3407807052223830627/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2532019054468366200&amp;postID=3407807052223830627' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2532019054468366200/posts/default/3407807052223830627'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2532019054468366200/posts/default/3407807052223830627'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yazmaz2007.blogspot.com/2007/05/bilderberg-istanbulda.html' title='ACABA6: &lt;strong&gt;Bilderberg İstanbul&apos;da&lt;/strong&gt;'/><author><name>Fehmi Koru</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10191144393489317775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://www.tahapinar.com/images/fehmikoru.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2532019054468366200.post-2713125919983364611</id><published>2007-05-24T23:17:00.000+03:00</published><updated>2007-05-24T23:18:39.478+03:00</updated><title type='text'>ACABA5 : Medya ve Darbeler</title><content type='html'>ACABA5&lt;br /&gt;Medya ve darbeler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyet mitinglerinden görüntüler… Özellikle halkın medya karşıtı sloganlar attığı, “Satılık medya” diye bağırdığı bölümler…&lt;br /&gt;Geçen hafta yapılan IPI toplantısından yabancı gazeteci görüntüleri… Başbakan RT Erdoğan’ın katıldığı IPI panelinden görüntüler…)&lt;br /&gt;Tv’lerin dev binaları…&lt;br /&gt;Türkiye’de çıkan gazetelerden görüntüler…&lt;br /&gt;Ünlü gazeteciler –portreler- birbiri ardına akan fotolar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Programa katılanların söylediklerinden potböri:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mustafa SÖNMEZ: “Şimdi bugünkü fotoğrafa baktığımızda, sektörün yaklaşık yarısına Doğan Grubu hükmediyor, doğan grubu dışarıdan gelen bir sermayedar, yani medya dışından gelen bir sermayedar, otomotiv sektöründen, ama hem medya içerisinde büyüdü, hem de medyanın olanakları sayesinde diğer sektörlere el attı. Baktığınızda medyanın yanı sıra enerji sektörü, gayri menkul sektörü işte yakın zamanlarda finans sektörü bu grubun çatısı altındaydı. Keza diğer büyük bir grup olarak sabah grubu vardı onlar medyanın içinden gelmişlerdi ama medya içinde kalamadılar, biraz rekabet gücü edinebilmek için finansa heves ettiler ama bildiğiniz gibi Etibank ı satın alıp sonra içini boşaltarak devletle mahkemelik oldular ve bu şu anda TMSF nin kontrolünde.  Çukurova grubu yine dışarıdan giren bir grup olarak (18.24)işte akşam, show tv, digiturk ve benzeri kanallarla sektörün önemli bir ayağı. Böyle üç tane önemli ayak var. Bir tarafta da daha ideolojik ya da politik niyetlerle medyada yer alış var. Bu bi ayağı İslami medya diye nitelendirebiliriz, bir ayağı da işte cumhuriyet gazetesinin dahil olduğu kanalTürk ün vb, daha çok fikir gazetelerinin bulunduğu bir ayak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Andrew FINKEL: “Mesela basın tirajı o kadar yüksek değil Türkiyenin nüfusu artıyor ama gazetelerin tirajı artmıyor. Hem daha okur yazar kimseler giriyor piyasaya ama buna rağmen daha , Türk medyası hep reform reform reform tavsiye ediyor ama dinlemiyor kendi sesini. Ona reform biraz geç kalıyor diye düşünüyorum.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yavuz BAYDAR: “Türkiye de basın, gazeteler, görsel medya, bağımsız mı? Tırnak içinde bağımsız mı?. Bence değil. Bence hala ciddi sorunlarla boğuşan bir sektörüz biz. İstikrarı sağlayamamış bir sektörüz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayati TEK: “Fakat şunu da unutmamak gerekir darbe dönemleri sadece askerler, sadece siyasiler için değil, basın için de bir sınav dönemidir. Ve bu sınavı vermek her babayiğidin harcı değildir. Yani bu iş gerçekten yürek ister, efendim cezaevini göze almak ister, işkenceleri göze almayı gerektirir. Bir sürü şeyi gerektirir.&lt;br /&gt;…&lt;br /&gt;Basının hayat damarı özgürlüktür, darbenin de en birincil vasfı özgürlükleri kısıtlamaktır. Bu çerçevede basınla darbeyi yan yana koymak, gazeteciyle darbeciyi yan yana koymak mümkün değildir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürşat BUMİN: “Gazeteler zaten bitecek bence. Ben de eskiden pek inanmazdım ama inanıyorum. Çünkü şöyle bir şey var gazeteler eski, dünden bahsediyor. Baktığınız zaman dün gece zaten her birinin birer televizyon kanalı var aşağı yukarı, kanallarda gördüğünüz haberler ertesi gün gazetelerde. Çok hantal bir yapı. Eğer yorumcular okuyacaksanız, onlar da genelde zaten günlük yorumlar olmuyor. Dolayısıyla bu eskimiş bir yapı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tamer KORKMAZ: “Dolayısıyla artık medya etiği açısından basının çok felaket bir dönem yaşadığını söylemeye gerek bile yok. O yüzden artık bizim algıladığımız manada bir medyanın hayatta olmadığını çok rahatlıkla söyleyebiliriz.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES:&lt;br /&gt;(Görüntüler: Cumhuriyet mitingi… Slogan atılıyor…)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de medya konusu her zaman tartışma gündeminin ön sıralarında yer almıştır da, içinden geçtiğimiz süreçte medyaya yöneltilen eleştiriler iyice ayyuka çıktı. Siyasetçiler ülkede meydana gelen her olumsuz gelişmenin ardında medyayı görüyorlar. Siyasetçilerin sağcı veya solcu olması fark etmiyor, sağcı-solcu, hepsi medyadan şikayetçi. &lt;br /&gt;Halk da medyadan bîzar durumda. Kamuoyu yoklamalarında güven ölçüldüğünde, itibarı yerlerde sürünen mesleklerin ön sıralarında geliyor medya. &lt;br /&gt;Birkaç ilde peşpeşe yapılan Cumhuriyet mitinglerine en büyük destek medyadan geldi; mitingler zaten görkemliydi, medya da çok iyi yansıttı, olduğu gibi gösterdi mitingleri… Gösterdi de ne oldu? Mitinglere katılanların hep bir ağızdan tekrarladığı pek az ortak slogandan biri, medyayı, özellikle de gazete ve televizyonların büyük bir bölümüne sahip bir medya grubunu kınayan slogandı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F KORU&lt;br /&gt;(Görüntü: Gazete basım tesisleri, tv yayın odaları, gazete binaları…)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kim ne derse desin, medya, günlük hayatımızın çok önemli bir unsuru. Gazeteleri başka ülkelerdekiler kadar çok okumuyor olabiliriz; kişi başına düşen gazete sayısı Avrupa ortalamasının bayağı altında çünkü… Ancak, gazete satın almayanlarımız bile, kahvehanelerde, kafelerde, toplu bulunan mekânlarda gazetelere göz atmadan edemiyor. Okuyan kişi sayısı açısından bakıldığında bayağı yüksek bir tirajı var bizim gazetelerin.&lt;br /&gt;Gazete okumayanlarımız bile saatlerini televizyon ekranı başında geçiriyor. En uzun süreyle televizyon izlenen ülkeler sıralamasında en önlerde yer alıyoruz. Her gün gazeteler ve ekranlardan evlerimize haberler yağıyor; yorumlar okuyor, yorumlar dinliyoruz. &lt;br /&gt;Medya günlük hayatımızın önemli bir parçası, ama ne hikmetse, genel olarak medyayı ve medya mensuplarını fazla sevmiyoruz. &lt;br /&gt;Neden acaba?&lt;br /&gt;Acaba 150 yıldan uzun bir süredir seçim yapılan, halkı demokrasiyle barışık bir ülkede darbelere çanak tutması yüzünden mi? ‘Apoletli medya’ gibi yakıştırmalar boşuna yapılmıyor…&lt;br /&gt;Kimilerinin tekelleşme, bazılarının da yoğunlaşma dediği tablo mu rahatsız ediyor insanlarımızı? Gazeteler, televizyon kanalları, dergiler, dağıtım şirketlerinin aslında hepi topu bir-iki elde toplanmış olması mı rahatsızlık konusu? &lt;br /&gt;İlkesizlik, kişilik haklarına saygısızlık, iktidara ortak olma hevesi, kendini herkesten, her kurumdan daha üstün görme bencilliği mi? &lt;br /&gt;Nedir medyayı ve gazeteciyi halkın gözünde itibarsız kılan?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürşat BUMİN&lt;br /&gt;(Tv tartışma programlarından kesit görüntüler… IPI toplantısı görüntüleri…)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabi bu ilkesizlik bir, bir de medya kendi işini, yani kendisine biçilmiş, teorik olarak yeterli görmüyor, daha büyük hevesleri var. Dolayısıyla nedir medyanın yolu, yani ayna tutmak işte klasik şeyiyle hakları ve aynı zamanda tabi ki işte iktidarlar karşısında diğer kuvvetler karşısında korumak, böyle bir işlevi var. Bu yönde bir habercilik yapmak yorumculuk yapmak. Ama bu bizim medyaya az gelen bir rol ve işlev. O daha büyük bir rol oynamak istiyor. Hatta bir espri olarak söylendiği gibi hükümetler kurmak istiyor, hükümetler dağıtmak istiyor veyahut işte hükümetler geri çekilip devletin diğer organları öne çıkınca onlara akıl hocalığı yapmak istiyor. Kendisinin olması gereken işlevi ve rolü ona az geliyor. Oysa bu çok büyük bir iş bu kadarıyla. Ama ona yetmiyor. Daha büyük olmak istiyor, daha güçlü olmak istiyor, hatta güçlüler arasında yer almak istiyor. Oysa medyanın böyle bir isteği arzusu olmaması lazım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yavuz BAYDAR&lt;br /&gt;Türkiye de basın gazeteler görsel medya, bağımsız mı? Tırnak içinde bağımsız mı?. Bence değil. Bence hala ciddi sorunlarla boğuşan bir sektörüz biz. İstikrarı sağlayamamış bir sektörüz. Teknik açıdan bakıldığı vakit de birçok sektörde, işte bankacılı, sigorta turizm, hangi sektöre bakarsak bakalım orda bir normalizasyon bir kurallaşma, kurala göre işleyiş oluştu iyi kötü. Onlar kendi kurallarını oluşturuyorlar. Kurumsallaşma belli bir noktaya geliyor yavaş yavaş ama hala çok ciddi sarsıntılar var. Pek çok kişi benim konuştuğum genel uzmanlar Türkiye deki en sorunlu sektörün basın sektörü olduğunu düşünüyorlar. Haklılar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(..)&lt;br /&gt;Türkiye de maalesef patronaj baskısının gazeteciliği ben her gün, gün gün, yani istisnalar belki var ama etkilediğini düşünüyorum ve görüyorum. Halk da bunu görüyor. Okurlardan da sürekli olarak böyle bir şey geliyor. Okurdan gelmesinin sebebi okurların gördükleri haberlerde veya görmedikleri haberlerde hep başka bir neden arıyor olması önemlidir. Bu bir işarettir. Bu bizim için bir alarm işaretidir ama maalesef Türkiye de hala yerleşik zihniyet pek çok hayat alanını etkisi altında tutan zihniyet gazetecilerin mesleki faaliyetlerinin doğru dürüst yapılmasını da engelleyen bir zihniyet. Bir örnek vereyim, bir headhunter dediğimiz, işi gücü uzman bulmak olan çok tanınmış bir kişi, bana bir gün dedi ki sizin sektör o kadar sorunlu ki mesela şöyle bir örnek vereyim dedi bankacılık sektöründe bir banka patronu, bankaya sermaye vermiş olan bir kişi işi teknik insanlara bırakır, bankacılık uzmanı olmuş işte iktisatçı insanlar her gün çalışırlar, işi kurallarına göre yaparlar, ayda bir toplantı yapar işin gidişatına bakar ufak tefek talimatlar verir ki daha iyi olsun durum diye. Fakat sizde herkes, gazeteci olmayan ama yönetici konumunda bulunan kişilerde gazetecilik bildiklerini zannediyorlar. Ve işte televizyonlarda gazetelerde sürekli olarak işin içine karışıyorlar. Tabi güçlü konumda oldukları için de kendilerine bir şey söylenemiyor. Kendilerine bir şey izah edilemiyor. Bizim mesleğimiz bizler tarafından yürütülmesi gereken bir meslek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mustafa SÖNMEZ&lt;br /&gt;(Görüntüler: TV ve gazete binaları, gazeteler gecidi)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bütün bu aslında nicelik olarak baktığınızda hem gazete sayısı, hem televizyon kanalları, radyo kanalları, Türkiye de çok talebin üstünde bir medya niceliği var. Ve bu nasıl dönüyor. İşte topu topu 2 milyar dolarlık da bir reklam pastası var. Yani 2 milyarlık bir reklam pastasıyla bu sektör dönüyor. Çünkü gazete satışları bu toplam gelirlerin içerisinde %20 ye yakın. Yani sektör %80 oranında reklam geliriyle dönüyor. %20 ancak satışlardan alıyor. 2 milyar dolar da bu kadarlık bir niceliği kaldırmıyor.  Onun için ekonomik olarak baktığınızda aslında bu sektöre kar saikiyle girmiş olanların buradan elde edebilecekleri bir şey yok. O zaman niye giriyorlar yani kar saiki söz konusu değilse, işte orada hemen medyanın bir başka özelliğini hatırlamamız gerekiyor. Bir başka dışsal fayda yani medya gücü sayesinde başka bir politik güç edinme, rakibe karşı bir güç edinme, siyasi iktidara karşı bir güç edinme gibi dışsal faydalar ağırlık basıyor. Dolayısıyla bugün medya da bulunmanın gerekçelerinden ya da açıklamalarından ağırlıklı olanı zararına faaliyet göstermesine rağmen onu telafi edecek çeşitli avantalarının olması diye açıklayabiliriz.  Ya da belli kesim için orada para harcamanın gerekçesi bir politik güç edinebilme, medyayı bir politik ayağın destekçisi olarak kullanma. Şimdi buradan nereye gidiyor. Buradan iki tür hastalık çıkıyor aslında medya gücünü artık bir silah gibi kullananlar, buradan istedikleri gibi manipüle ettikleri için hem okura ihtiyacını duyduğu objektif haberciliği , çok görüşlülüğü yorum farklılığını yani bütün bunları sunmamış oluyorlar. Çünkü buradan başka bir yere, manşetler başka türlü oluşturuluyor, duruşlar başka türlü seçiliyor. Politik iktidarla ilişkilere bağlı oluyor yani o grup bir özelleştirme ihalesinin peşindeyse politik iktidarla başka bir duruş içerisinde oluyor ve manşetlerini haberlerini yayın çizgisini ona göre seçiyor. Ve uzun zamandır Türkiye de medya artık böyle bir şeyler içerisinde, etkilenmeler içerisinde. Ondan dolayı da okurun hem haber alma hakkı, hem  farklı yorumları okuma dinleme hakkı çarpılmış oluyor. Yani bu anlamda medya bugün çarpık bir zeminde. Ve okur da bundan mağdur bunu böyle görmek gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Andrew FINKEL&lt;br /&gt;Aslında durum şöyle: Türkiye de iyi gazeteciler var, çok iyi fotoğrafçılar  var, iyi kameraman var iyi röportör var. Onu açık açık diyebiliriz yani, dünya standardı var. Ve Türk halkı bilgi alıyor bu iyi gazetecilerden, köşe yazarlarından, saygıyla okuyorlar. Ama iyi gazeteciler olmasına rağmen, iyi gazete pek bulunmuyor yani olup olmadığına yüzdeyüz emin değilim. Hep şöyle düşünüyorum, Türk gazeteleri hep yüksek puntolu konuşuyor, hep yani 100 metre ilerden manşetin ne olduğunu görebilirsiniz. Ama keşke okuyanlara saygısı da olsa. Yani gazete okuyanlar okumak istiyor. Herkes değil ama bazıları okumak istiyor ve okuyacak gazeteleri de bulmak zor. İmkansız demiyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Mesela bir gün, yani kaç sene önce yeni bir olay değil de, Londra ya gidiyordum, ve ben uçaktaydım, arka koltukta oturuyordum, ön koltukta biri gazete okuyordu. Tabi arkadan okuyabiliyordum. Ve manşet margarin sağlığa zararlı diyor. Aklıma ilk gelen şey de yani bu manşet nereden geldi, margarin şirketi ilan vermedi mi, bu haber nerden çıktı diye aklıma geldi. İndim uçaktan, gittim İngiliz gazete bayiine o zaman da times gazetesinde muhabirdim, aldım kendi gazetemi, times gazetesini. Orada manşet var. Margarin sağlınıza zararlıdır. Yani aynı haber ama bu habere inandım ve öbüründe şüpheliydim. Demek ki güven meselesi vardı belki. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ragıp DURAN&lt;br /&gt;Türk medyası aslında Türkiye toplumuna, Türkiye vatandaşlarına, Türkiye okurlarına vermesi gereken gerekli farklı bilgileri farklı görüşleri vermiyor. Böyle biraz gazeteler , radyolar, televizyonlar, stadyumlardaki amigolar gibi, çok fazla tek yanlı bakılıyor. Türkiye nin gidişatından haberdar olmak için bir tek gazete okumak maalesef yetersiz. Oysa demokrasi gelişmiş, medya okur yazarlığı gelişmiş ülkelerde bir tek gazete, -bu sağcı veya solcu olabilir,liberal olabilir, muhafazakar olabilir- bir tek gazeteyi aldığınız zaman bir gün önce o ülkede ve dünyada ne olup bittiğini haberolarak öğrenebilirsiniz. Görüşlerine katılamayabilirsiniz ama bizde en azından iki üç televizyon haber bülteni, en azından iki üç farklı grubun gazetesini okuduktan sonra hiç olmazsa biraz bir takım şeyler öğrenebiliyoruz. O bakımdan Türk egemen medyası kendi görevini de yerine getirmiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mustafa SÖNMEZ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maalesef gazetelerin genel yayın yönetmenleri, önemli köşe yazarları, sayfa editörleri, patronajla o kadar iç içe girmişler ki gazeteyi ya da tv yayını yapan şirketin yönetim kurullarında yer alıyorlar.  Şimdi şirketin yönetim kurulunda yer alacak kadar patronajla iç içe olduğunuz takdirde hiçbir özerklik alanınız kalmaz. Dolayısıyla problem buradan başlıyor. Yani b urda bu düzeydeki insanların hem aşağıdan bir basınçla, hem kamuoyundan bir basınçla, şirket yönetim kurullarında iki şapkalı durumda oturmamaları gerekir. Gazetecilerse gazeteci gibi çalışmalılar, ve son tahlilde bir ücretli olduklarını bulundukları yerin gereklerini yapmalılar. Ama tersi olduğu takdirde zaten baştan itibaren bir sürü çarpıklıklar başlıyor. Yani o zaman durumdan vazife çıkartıyorlar, patrondan daha çok patron, kraldan daha çok kral oluyorlar. Derece derece.&lt;br /&gt;….&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Medyayı bir silah olarak kullanma saiki ve ondan bir takım ekonomik getiriler umma eğilimi bu kez politik iktidarı da medya karşısında bir anlamda güçlü kılmaya başlıyor. Çünkü eğer bugün medyada yatırımı bulunan patronları medyanın dışında bir takım ekonomik girişimler beklentiler hükümetin karar vereceği ihaleler özelleştirme projelerinin peşindelerse, bunu gören siyasi iktidarlar da bu hedef peşindeki medyayı çok kolay manipüle edebiliyor. Onları yönlendirebiliyor. Çünkü burada bir açık karın var yumuşak karın var. Medya böyle beklentiler içerisinde olduğunu ortaya koyduğu anda ya da medya endüstrisinde yatırımı olan gruplar holdingler, hükümetler de bu açığı bu beklentiyi tespit ederek onları istediği gibi yönlendirebiliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F KORU&lt;br /&gt;(Görüntüler: Geçmişe ait gazete görüntüleri, Şinasi, Agah Efendi portreleri…)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de medyaya dönük ters bakış, henüz ‘medya’ adı ortada görünmezken, hatta Türkiye’nin ‘Osmanlı Devleti’ diye anıldığı yıllarda oluşmuştur. Türk basınının öncüleri olan Agah Efendiler ve Şinasi’lerin birbirlerini itiş kakışlarıyla başlayan, Cumhuriyet döneminin başlarında Ankara ve İstanbul basını arasındaki çekişmelerle devam eden süreç halkın gazetelere ve gazetecilere bakışını da belirlemiştir. &lt;br /&gt;İlk gazetelerden Tasvir-i Efkâr’da, Şinasi, yayın ilkesini, “Havadis vermek, halka kendi menfaatlerini imal-i fikretmeyi ve kendi meseleleri üzerinde durmayı öğretmektir” diye ilan etmesine rağmen, o dönemin gazetelerinin çoğu halkı önemsemez yayınlar yapabilmişlerdir.&lt;br /&gt;Osmanlı basınının en önemli sorunu satışla ayakta duramayan gazetelerin kaynak sorunuydu. O dönemin gazete patronları sorunu ya Saray’dan ya da ecnebi ülkelerde beslenerek çözmüşlerdir. &lt;br /&gt;Uzun bir listesi var, bu sebeple tek tek okumaya gerek yok: Cumhuriyet kurulana kadar pek çok gazetenin tek bir gelir kaynağı vardı: Zat-ı Şahane; yani Saray… &lt;br /&gt;Önemli gazetecilerden Ahmet Emin Yalman anılarında, “Bütün gazeteler ecnebi parası alır mıydı?” diye sorduktan sonra, “Bu elbette iddia edilemez” diyor… Diyor demesine, ama hemen ardından da kendisinin iyi bildiği, yabancı ülkelerden paraca ve fikirce beslenme olaylarını birbiri ardına sıralıyor… &lt;br /&gt;Bir gazeteci Basiretçi Ali örneği var ki, kaleme aldığı anılarında yabancı büyükelçiliklerden gördüğü ‘yardımı’ kendisi itiraf ediyor, hem de hayatıyla ilgili biyografilerde açıkça “Berlin’den matbaa makineları ve parayla döndü” kaydına rastlanıyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES&lt;br /&gt;(Görüntüler: pentagon… Amerikalı askerler Irak’ta… 1 Mart tezkeresi görüşülürken Meclis… Ameirkan askerleri…)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benzer iddialar Amerika Irak’a savaşa hazırlanırken Pentagon içerisinde oluşturulan bir özel büronun yandaş medya oluşturmak için etrafa para saçtığı haberleri duyulduğunda da tekrarlanmıştı. 200 milyon dolar kadar bir miktarın bizim medyaya ayrıldığını ileri sürenler de çıkmıştı. &lt;br /&gt;Bu iddialar, haberler doğru mudur, yalan mıdır, elbette kesin olarak kimse bir şey söyleyemez. Ancak, ister para desteği olsun ister olmasın, gazetelerin kritik dönemlerde yaptıkları yayınların kendi halkımızın çıkarlarıyla yüzde 100 uyuşmadığını 1 Mart krizi sırasında yaşamadık mı? Bazı televizyon kanallarının, gazetelerin o dönemde yaptıkları savaşçı yayınlara kansaydı Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, bugün Irak’taki bataklık içerisinde ülkemiz de yer alacaktı. Bu arada, Irak’taki savaş süregittiği için 60 bin Amerikan askeri de topraklarımızda cirit atacaktı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Görüntüler: 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül…)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Esas sorun ise medyanın demokrasi konusundaki kötü karnesidir. Ülkemizde bugüne kadar yaşanan pek çok altüst oluşta en büyük pay medyanındır.&lt;br /&gt;Darbeler öncesinde tahrik görevini üstleniyor medya. Darbe gerçekleşince bu defa darbecileri kendi kafasındaki programı yerine getirmeye teşvik ediyor. Bir süre sonra da tenkit dönemi başlıyor; medya kendisinin hayat damarının demokratik haklar ve özgürlükler olduğu hatırlayıp başlıyor darbecileri eleştirmeye…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayati TEK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Darbe kabul edilemez. Hiçbir hal ve şartta darbe kabul edilemez. Yani şimdi bir sıkıntı var diyelim demokratik sistem içinde çözülemiyor. Öyle bi durum var. E şimdi bir sıkıntı başka bir sıkıntıyla, daha büyük bir sıkıntıyla temizlenir mi? Mümkün değil. Dolayısıyla bir olumsuzluğu başka bir olumsuzlukla temizleyemeyeceğimize göre buradaki demokrasinin kendi gerçekleri içerisinde konunun çözülmesi gerekiyor. Şimdi basın otomatik olarak kamu görevi yapar. Kamu görevi yapan yayın kuruluşlarının önce kamunun yanında yani milletin yanında olması gerekir. Demokrasinin yanında olması gerekir. Çünkü basının ve daha pek çok şeyin ayakta kalabilmesi hayatını devam ettirebilmesinin yolu demokrasiden geçmektedir, özgürlükten geçmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;….&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Görüntü: 27 Mayıs)&lt;br /&gt;Tabi şimdi 27 mayıs bir ilk darbe, bu anlamda cumhuriyet tarihi açısından baktığımızda. İkincisi, muhtıra gibi hafif bir olay da değil, direk ihtilal mantığı içerisinde ele aldığımız, kimileri devrim olarak da nitelendirse bir darbe. Ve gerçekten sert bir darbe.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;….&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabi doğal olarak demokrat partinin karşıtı olan basın organları vardı. Ki onların çoğu cezaevindeydi demokrat parti döneminde. Ama bunun yanında demokrat partiyi destekleyen de çok sayıda gazete vardı ve gazeteci vardı. Enteresan olan o işte. 27 mayıstan sonra, 28 mayıs sabahından itibaren onlar da demokrat parti karşıtı oldular. //////  demokrat partiyi destekleyen mücadele isimli bir gazete vardı. Bu gazetenin logosunun altında günlük siyasi demokrat gazete yazıyordu. 27 mayısa kasar böyleydi. Sonra 28 mayıs günü o demokrat ifadesi buharlaştı. Yerine günlük siyasi gazete kaldı. Bu da bir tavır. Nihayetinde. Ve şunu çok rahat söyleyebiliyoruz; 27 mayıs darbesi karşısında Türkiye deki bütün gazeteler ve gazeteciler askere selam durmuşlardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürşat BUMİN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla ismini hak eden bir basın ismini hak ediyorsa özgürlüklere çok titiz olması lazım o konularda çok ilkeli davranması lazım. Türkiye de asıl görülmeyen husus o. Özgürlükleri hiçbir zaman olması gerektiği gibi , büyük bölümüyle konuşuyoruz, hem de epeyce büyük bir bölümüyle, bunlar basın için sonuna kadar savunulması gereken ilkeler değil, değerler değil. Tamamen hangi iktidarın sesi çok çıkıyorsa, iktidar derken sadece siyasi iktidarı da kastetmiyorum. Duruma göre kendisini hemen yeni duruma adapte eden, duruma göre söylemi olan bir durumda. Bunun en iyi örneği tabi askeri müdahalelerde almış olduğu tavır. Yani 1960 27 mayısı gazetelerini açacak olursanız önünüze bugün gerçekten çok vahim bir manzara, utanç verici bir manzara. O zaman görüyoruz ki basın aslında hiçbir özgürlük ilkesini savunmamış aksine yeni gelen iktidarın ajanı olarak çalışmış. Yine diğer müdahaleleri düşünün veya en büyük örneğiyle 12 eylül ü düşünün, 12 eylülün gazeteleri, bunlar Türkiye de üzerinde konuşulmuş ama yeterince incelenmemiş konular, bugün bile pek çok kendisini liberal olarak özgürlükçü olarak sunan kalemlerin gazetelerin nasıl yeni yerleşen askeri yönetimin bir ajanı olarak çalıştığı, gerçekten burada da yine utanılacak sayfalar var. Daha yakınlara gelirsek 28 şubat, 28 şubatta oynamış olduğu rol, artık sadece mevcut iktidarın şeyini aklından geçeni, niyetini yansıtmak veya ona uygun yayın değil bizzat işin içinde olarak ona malzeme sağlamak yarar sağlamak şeklinde. Bakın yakın dönemde yine bir muhtıra oldu 29 haziran, tabi çok olaylar gelişmediği için mesela o tavrına da bakacak olursak 29 nisandan bugüne süratle köşelerin haberlerin sayfaların hemen bu yeni muhtırayı da anlayan, onun mesajını alan bir şekilde karşımıza çıktığını görüyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES:&lt;br /&gt;(Darbe dönemleri… 12 Eylül… Kenan Evren…) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nedense halkımızın zihninde darbeler ile basın arasında birebir ilişki kurulmuştur bir kere. Darbeciler bile, bir süre sonra, kendi yaşadıklarından duydukları hayreti gizleyememişlerdir. &lt;br /&gt;27 Mayıs darbecilerinden birinin, “Biz ihtilal yapmaya gazeteleri okuyarak karar verdik” dediği biliniyor. Biri sucuklu yumurta yaparken, içlerinden biri gazete de okur, sonra “Nasıl darbe yaparız?” diye münakaşa ederlermiş… &lt;br /&gt;12 Eylülün lideri Kenan Evren, darbeden önce yazıları ve sözlü ifadeleriyle kendilerini sürekli tahrik eden gazetecilerin, darbeden sonra değişen tavırlarından duyduğu hayreti kendisine saklamamış, yazdığı kocaman bir kitapta sergilemiştir de. Evren’in kitabı Türk basınının darbeler ve demokrasi konusunda bir utanç galerisidir. Araştırmacı Hayati Tek de, ‘Darbeler ve Türk Basını’ adlı dev hacimli kitabında, bazıları bugün de gazetelerde köşe başlarını tutmuş yazarların kışkırtıcı yazılarını birbiri ardına sıralar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayati TEK:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı köşe yazarları belli bir süre sonra kendileriyle artık helalleşmek diyorum ben ona ya da kendi iç değerlendirmeleri sırasında işte anılarını yazdılar, işte şurda iyi yapmadık burada iyi yapmadık gibi itiraflarda bulundular. Fakat onlar bile 1992den pek bahsetmediler.oysa 1992 çok ibretlik bir dönemdir. 1992de öylesine bölücü terör güçlenmiş durumda ki, Şırnak a 1000 kişilik güçle roketatarlı saldırı yapabilecek kadar güçlü bir durumda. Böylesine bir durumda insanlar darbeden söz edebilirler. Peki sıkı yönetim var darbeyi kim kime yapacak? Yani asker, darbeyi asker yapar. E zaten sıkı yönetim var, yetki askerde e darbeyi kim kime yapsın. Böylesine garabetler de yaşadık biz. Ve işin enteresanı bir sürü köşe yazarı bunu yazabildi. Yani darbe olsa iyi olur biz bu işi önleyemeyeceğiz demokrasi bunun çözümü değil diyebildi. Yani bunları benim anlamam mümkün değil. fakat 92 de böyle bir garabet vardır.pek çok anlı şanlı yazarımız darbe çığırtkanlığı yapabilmiştir maalesef.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;….&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hani o Bedrettin Demirel in, orgeneral , meşhur sözü vardır. Şartların olgunlaşması için bir yıl bekledik der. 79 da darbe yapacaktık ama şartlar uygun değildi. O sürede binlerce insan öldü memlekette. Ve işin enteresanı insanlar (08.25) sportoto kolonu gibi, şu gün on kişi öldü, bugün beş kişi öldü, sağdan şu kadar. O manşetlerin asıldığı günlerde herkesin vebali vardır diye düşünüyorum ben. Yani o kadar masum değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ragıp DURAN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk egemen medyasının yani yaygın medyanın temel özelliği benim 1996 yılında yayınlanan kitabımda belirtildiği üzere apoletlidir. Apoletliden kastım şu yani Türk egemen medyası en büyük siyasi, ayrıca da ekonomik ve ideolojik güç olan TSK ni desteklemesi değil sadece yayınlarında. Trük medyasını yapısı da apoletlidir. Yani bizim gazetelerimiz televizyonlarımız , radyolarımız birer kışlaya benzer. Muhabirle editör arasında veyahut haber müdürüyle genel yayın yönetmeni arasındaki ilişki demokratik değildir. Ast üst ilişkisi vardır. Hatta büyük gazetelerimizin 20. sayfaya tek sütun 10 santim girecek haber bile bir numara genel yayın yönetmeninin iki dudağının arasındadır. Bunları bizzat kendileri itiraf ediyor.  Ünlü bir gazetecimiz kendi gazetesini amiral gemisi diye niteliyor. Türk medyasında terminoloji olarak da çok fazla askeri terimler kullanılıyor. Bomba gibi haber. Bomba kötü bir şeydir insan öldürür. İyi habere dört dörtlük haber denir. Tabii biraz süreç açısından baktığımızda 1980 büyük bir ihtimalle, darbeden sonra 80 darbesi Türkiye toplumunun bütün kurumlarını alt üst ettiği, gericileştirdiği için kaçınılmaz olarak medyayı da etkiledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürşat BUMİN&lt;br /&gt;(Görüntüler: Medyadan dev binalar, tv stüdyoları, siyasiler…)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de medya kendi işini, yani kendisine biçilmiş, teorik olarak yeterli görmüyor, daha büyük hevesleri var. Dolayısıyla nedir medyanın yolu, yani ayna tutmak işte klasik şeyiyle hakları ve aynı zamanda tabi ki işte iktidarlar karşısında diğer kuvvetler karşısında korumak, böyle bir işlevi var. Bu yönde bir habercilik yapmak yorumculuk yapmak. Ama bu bizim medyaya az gelen bir rol ve işlev. O daha büyük bir rol oynamak istiyor. Hatta bir espri olarak söylendiği gibi hükümetler kurmak istiyor, hükümetler dağıtmak istiyor veyahut işte hükümetler geri çekilip devletin diğer organları öne çıkınca onlara akıl hocalığı yapmak istiyor. Kendisinin olması gereken işlevi ve rolü ona az geliyor. Oysa bu çok büyük bir iş bu kadarıyla. Ama ona yetmiyor. Daha büyük olmak istiyor, daha güçlü olmak istiyor, hatta güçlüler arasında yer almak istiyor. Oysa medyanın böyle bir isteği arzusu olmaması lazım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F KORU&lt;br /&gt;(Görüntüler: Anonim, belirsiz tv programları görüntüleri… Yerli-yabancı gazeteler…) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk medyasının skorlar tablosu hiç açıcı değil. Kişi haklarını kolayca ayaklar altına alabilen bir medyamız var. Benim şahsen hiç unutmadığım olaylardan biri, bir televizyon yayınında, gizli kamerayla yapılan bir çekimde, kendinden yaşça çok küçük bir kadına ilgi duyduğu gösterilen yaşlı bir dinadamıydı. Adamı ağa düşürebilmek için aşırı bir çaba gösterildiği belli oluyordu. Bütün hayatı boyunca etrafından hep saygı görmüş, yüzlerce hafız yetiştirmiş dinadamı, düşürüldüğü durumun utancına katlanamadı, intihar etti. Eli kanlı bir medya bizimki.&lt;br /&gt;Hep belli bir kesimi hedef aldığım sanılmasın diye ekleyeyim: Verdikleri yüz milyonlarca dolarlık reklamlarla medyayı destekleyen büyük işadamları bile, bir gün kendilerini veya canlarından aziz bildikleri yakınlarını, asılsız veya düpedüz yalan haberlere konu olarak manşetlerde görebiliyorlar bizim ülkemizde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Andrew FINKEL&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii bize aynı şey oldu ben , yani bi olay değildi, 1998-99 senesinde ben cnn haber veriyordum, bu haberi bazı kiş beğenmedi, yani meşhur (..) yani, beni vatan haini olarak açıkladı, yani her fırsatta Türkiye nin sırtına hançer atan.. yani tamam olsun. Ama ondan sonra eşimi kötülemeye başladı. Eşim çok çalışkan, çok dürüst, çok değerli bir tarihçi ve onlar, açık açık yalan söylemeye başladı. “O belgeler çaldı kütüphanelerden”… bir ….den bahsetti.  Yani, çirkin bir olaydı çok. Eşimin moralini çok bozdu. Çok kötü etkisi vardı. Tabi biz dava açmış. Tazminat davası. Yani kazandı. 2000 dolar kazandı o da bizim mahallenin sağlık ocağına bağış ettik. Bir jeneratör olsun bir deprem gelirse.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;….&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani tabi. Bize gelen şey, biz kendi kendimizi savunabilirdik. Biz mahkemeyi açtık ben bu haberi Washington Post ta yazdım. Yani biz kendimizi savunabiliriz ama bazı kişiler tabi savunamıyorlar. Ama Türk okuyucular, onlar da kendini savunmak biliyorlar. Gazeteyi okuyunca yani biraz akıllı bir şekilde okuyorlar. Bu doğru mu bu yanlış olabilir. Yani bu belki bilinçaltı bir şekilde bir Türk gazete nasıl okumak, alışmışlar herhalde. Ama şaşırıyorum bazen, mesela yani %100 asparagas haber çıkıyor ve önemli konularda yani, mesela kuzey ırak konusunda, yani hatırlıyorum, milliyet te bir haber çıktı; Washington da kocaman bir, dışişlerinde bir toplantı vardı, çok gizli bir toplantı vardı, bu toplantı kim katıldığını bir liste vardı. Çok önemli kişiler vardı. Amerikanın kuzey ırakta gizli bir gündemi vardı gibi ispat eden bir, tam ispat etmeden ispat etmiş gibi bir haberdi. O zaman Türk kamunun çok etkileyebilir bir haber, yani önemli bir haberdi. Ama bu haber yani tamamen yanlıştı. Yani bu toplantıya katılanlar, bir tanesi Japonya daydı, bir tanesi Türkiye deydi, yani bu toplantı olduğu mümkün değildi. Ama üç gün verdi bu haber.sürekli. tabi sadece haber yanlış değildi. Fotoğraf vermişler, bu bu kişiler. Fotoğraf da yanlıştı. … Baki (isim anlaşılmıyor) vardı, bu Baki’nin fotoğrafı değildi bile. O kadar asparagas, o kadar uydurulmuş bir haberdi. Ve tabi o gazete ombudsman vardı. Okuyucular temsilcisi vardı. Tabi şikayet etmişler, okur temsilcisi haber yanlış diye, özür dilerim haber yanlış, ne diyebilirim. Ama o zamandan sonra işten atıldı bu, okur temsilcisi işten atıldı. Demek ki bu ilkeler biraz şey gibi. Şaka demiyorum ama. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yavuz BAYDAR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani bu buradaki temel mesele eksik yazılmış bir haberin, büyük olasılıkla manipülasyon amaçlı yazılmış bir haberin kendisine yönelik eleştirilerin gazete tarafından ısrarla görmezden gelinmesi söz konusuydu. Haberin içinde adı geçen kişilerin görüşlerine başvurulmamıştı ve o kişiler , sadece görüşlerine başvurulmamakla kalınmıyor, bir suçlamayla adeta karşı karşıya bırakılıyor. Adeta töhmet altında bırakılıyordu. Böyle durumlarda genellikle bu kişilerin görüşlerinin alınması gerekir. Çünkü töhmet altında bırakmak kötü bir şeydir. Haksızlıktır. Ben buna müdahale ettiğim için, düzeltilmesi gerektiğini söylediğim için işimi bırakmak zorunda kaldım. Zorunda bırakıldım. Maalesef ombudsmanın bağımsızlığa gölge düşürüldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F KORU&lt;br /&gt;(Görüntüler: Menderes, İsmet İnönü, 12 Eylül, 28 Şubat tv tartışmaları, Sisi…)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Esas etkisini ise siyasi hayat üzerinde kullanıyor bizim medya. Bu da yeni bir uygulama değil, eski bir alışkanlık. Demokrat Parti dönemini gazeteci olarak yaşamış bir meslek büyüğü şu yakınlarda çıkardığı anılarında, siyasi tarihimize Uşak Olayı olarak geçmiş İsmet Paşa’ya taş atma olayına açıklık getirdi. Anlattığına göre olayda büyütülecek bir yön yoktu. Kenti terk etmek üzere olan trenin penceresinden kolunu uzatan bir gazeteci, dikkatinizi çekerim bir gazeteci, peronda sessizce bekleşen Demokrat Partili bir kitleye doğru terbiyesiz bir hareket yapıyor; taşlar yağmaya bundan sonra başlıyor.&lt;br /&gt;Hep CHP’ye yakın gazetelerde çalışmış aynı gazeteci, Güngör Yerdeş, 1960 öncesinin darbeye gerekçe hazırlamış pek çok olayının basının uydurması olduğunu da şimdilerde yazdığı hatıralarında tatlı tatlı anlatıyor…&lt;br /&gt;28 Şubat’ın görsel malzemelerini hatırlayalım: Bir tekkede garip hareketler bir sürü adam, çorabı koklanan sahte şeyh, şeyhlerin ağına düşen genç ve güzel başörtülü kızlar… Yıllar sonra, Sisi adıyla ünlü Seyhan Soylu, ortaya çıkıp, “Onların hepsi mizansendi” diyecekti; “Hepsini ben ayarladım…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tamer KORKMAZ &lt;br /&gt;(Görüntüler: 28 Şubat, Kur’an kurslarında çocuklar…) Güven Erkaya… MGK…)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet Türkiye’de egemen medya tarihsel olarak devletin ana akımı tarafından statiko tarafından kullanılagelmiştir. Ve özellikle psikolojik harekat dönemlerinde çok belirgin bir şekilde kullanılmıştır.  Bunun belki de en fazla zirveye çıktığı dönem olarak 28 şubat sürecini zikredebiliriz. O dönemde mekanizma şöyle işliyordu. Burada bir takım dönemin siyasal gidişatına uygun olarak psikolojik harekat çerçevesinde bir takım haberler hazırlanıyordu. Bu haberler nerede hazırlanıyordu. Bu haberler özellikle askeri cenahta hazırlanıyordu.ve medyaya servis yapılıyordu. Daha sonradan medyada yayınlandıktan sonra o haberler alınıp Milli Güvenlik Kurulu nun dosyasına geliyordu ve dönemin hükümetinin önüne konuluyordu. Böyle bir ikili bir yapı vardı. Bunun  birinci ayağına baktığımız zaman, daha sonra bunun belgesi şu şekilde ortaya çıktı. Onbaşı, deniz onbaşı Kadir Sarmusak ın mahkemede yaptığı itiraflar sonucunda ortaya çıktı. Burada bir takım haberleri yaptıklarını Kadir Sarmusak itiraf etti. Dönemin bazı manşetlerinden örnekler verdi.bu itirafı da genel yapı içerisinde çok önemli bir yere koyuyorum. Zaten dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya nın bu 28 şubat sürecinde Çevik Bir ile bağlantılı olarak başat bir rolü vardı. Onu da hatırlatmak gerekir. Bu pişirilen, daha doğrusu askeri cenahta pişirilen haberlere belki de en çarpıcı örnek “ürperten irtica” manşetiyle “ürperten irtica yemini” manşetlerinin bir hafta süreyle ülkeyi salladığı dönemi hatırlayacak olursak bu sözü edilen yemin gerçek anlamda bir yemin değildi. 1966 yılında dönemin akşam gazetesi yazarı, İlhami Soysal ın kaleme aldığı, Suriye deki bir takım metinlerden yola çıkılarak, tamamen  uydurulmuş, o dönem irtica kampanyasından kullanılmış, verim alınmış bir örnekti. 1966 yılında yapılmıştı. Yani gerçekte Türkiye de böyle bir yemin edecek bir grup ya da bir olay yoktu, bir yemin de yoktu. Yani Türkiye topraklarında böyle bir hadise kesinlikle yoktu. Şimdi bunu, 66 daki olayı aldılar. 1997 yılında tekrar yeni versiyonunu, bir film gibi düşünün, ünlü bir filmin tekrar günümüzde çekilen yeni bir versiyonu gibi düşünün, 97 yılında bu manşeti bu şekilde kullandılar. Ve benzeri bir çok örneklerini sayabiliriz. Bunlar, ne yapıldı, basında yayınladı, Türkiye’de o dönem iktidarının yıpratılması için kullanıldı. İrtica geliyor kampanyası çerçevesinde kullanıldı, daha sonra da Milli Güvenlik Kurulunda bu dosyalar, bu haberlerin yer aldı dosyalar, o zamanki hükümete posta konulması ve hükümetin korkutulması, hükümetin istifa sürecine yöneltilmesi bağlamında kullanıldı. O zaman egemen medya, bir anlamda apoletli medya olarak görev yaptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES:&lt;br /&gt;(Mayo reklamı tartışmalarını hatırlatacak görüntüler…) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne güzel bir tezgah değil mi?&lt;br /&gt;Benzer olaylar bugünlerde de yaşanıyor. Genelkurmay’ın bir gece yarısı internet sitesine koyduğu uyarı dolu açıklamada yer alan gerekçeler kısa süre önce gazetelerde çıkan bazı haberlerdi. Bazısının doğruluğu kuşkulu, bazısı aslı astarı olmayan haberler. &lt;br /&gt;Şu günlerde bir de mayo reklamı tartışması yapılıyor. Aslında bu her yıl bu zamanlarda tekrarlanan bir senaryo. Bir mayo firması dünyanın parasını ödese yaptıramayacağı reklâmı, medyanın gönüllü aracılığıyla gerçekleştiriyor. Bir billboard kiralıyor firma ve en kışkırtıcı fotoğrafını orada kullanıyor. Etraftan “Ne oluyoruz?” sesleri yükselince, yerel yönetim, rahatsızlığını firmaya iletiyor, firma da medyaya… İki hafta boyu mayo reklâmını konuşuyor bütün Türkiye… Firma bedava mayo reklâmı yapıyor, medya da bu yolla ‘tahrik’ görevini yerine getiriyor. &lt;br /&gt;Geçen gün bir gazete, büyük bir memnuniyetle, mayo tartışmasının Yargıtay tarafından Ak Parti aleyhinde kanıt olarak kullanılacağını yazıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Andrew FINKEL&lt;br /&gt;(Görüntüler: Hürriyet’in Boğaziçi Üniversitesinde poşulu, türbanlı gösteri haberi… Varsa o gösteri görüntüleri… Orhan Pamuk…)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orhan Pamuk bir fahri doktor aldı Boğaziçi, bir gazete bu fahri doktorluğu haber vermedi, Boğaziçi üniversitesi folklorik kulübünde kürt şarkılar söylüyor… bu haberi neden verdi, çünkü beş sene altı seneden beri bunu yapıyorlardı,  neden ertesi gün bu haberi vermişler. Yani biraz o şüphe oradan geliyor. Güvensizlikler ordan geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tamer KORKMAZ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir İngiliz tabloid basının çürütücü bir ilkesi vardır, gerçeğin iyi bir öyküyü bozmasına izin verme. Yani burada ne olursa olsun iyi bir kurgu vardı, tırnak içerisinde iyi bir kurgu yani çürütücü bir kurgu aslında, ve dolayısıyla ortada ne olursa olsun gerçekdışı bir yanılsama bir kurgu meydana getirilerek, burada bir siyasal operasyon yapılıyordu, ve bu operasyon başarıya ulaştı. 28 şubat Milli Güvenlik Kurulundan, 18 haziran 1997 tarihine kadar çekecek olursak, hükümet istifa ettirildi. Ve burada bir takım amaçlar elde edildi. Burada medya, buradaki büyük siyasal operasyona karşı durmak şöyle dursun, tam tersine bu büyük psikolojik harekatın içerisinde çok önemli bir rol alarak yer aldı. Bu demokrasiye verdiği zarar açısından da basının gerçeğe ulaşma ve gerçeği yansıtma işlevine ters davranışı noktasında son derece büyük çürütücü bir dönem anlamına geliyordu ve burada aynı zamanda sadece irtica ile ilgili konularda değil, çok daha temel olan Susurluk konusunda da medya burada, o 28 şubat döneminin çizgisine uygun bir şekilde konunun örtbas edilmesinde çok büyük bir rol aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayati TEK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün bile, en son yaşadığımız biliyorsunuz, muhtıra mıydı neydi, tartışmaların olduğu bu son genelkurmay bildirisinde bile ortaya çıkan bir gerçek var o da şu ; Türkiye de bazı kalemler ve bazı basın yayın organları darbe olana kadar şöyle ya da böyle, direkt ya da endirekt o şartların oluşması için manşet atıyorlar, köşe yazısı yazıyorlar, röportaj veriyorlar, fotoğraf yayınlıyorlar, darbe olduğu günden itibaren de en demokrat adam onlar oluyorlar. Türkiye de böyle bir sıkıntı var maalesef. Çifte standart ve bunu sadece 12 martta değil 12 eylülde de görebilirsiniz. Daha sonra 28 şubat sürecinde bunu çok raht görebilirsiniz. Darbe olana kadar çaktırmadan darbeci, darbe olduğu gün en büyük demokrat onlar. Maalesef, o gün Ulus tu , sonraki dönemde pek çok pek çok yayın organında bunu görüyoruz. Burada tek tek yayın organlarının isimlerini zikretmek istemiyorum kitapta zaten dip notlarda detaylı bir şekilde bunlar anlatılıyor. Ama bu bence çok değişik bir hastalıktır. Yani bir taraftan sureti haktan görünmek, bir taraftan da aba altından sopa göstermek , yani hoş bir tavır değil bence. Bir basın, özgürlük tarafında yer alması gereken bir basın mensubuna yakışmayacak bir hareket bence. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En baştaki görüntüler&lt;br /&gt;Cumhuriyet mitinglerinden görüntüler… Özellikle hHalkın medya karşıtı sloganlar attığı, “Doğan Medyası dışarı” diye bağırdığı bölümler…&lt;br /&gt;Flash-TV’de önceki akşam programa telefonla katılan Aydın Doğan’ın kızgın sesi…&lt;br /&gt;Hürriyet, Milliyet, CNN-Türk dev binaları…&lt;br /&gt;Türkiye’de çıkan gazetelerden görüntüler…&lt;br /&gt;Ünlü gazeteciler –portreler- birbiri ardına akan fotolar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F KORU&lt;br /&gt;“Ne zaman öyle değildi” diyeceksiniz, ama yine de emin olmanızı istediğim cümlemi söyleyeyim: Türkiye çok kritik bir dönemden geçiyor. Ülkemizi hedef alan planların başarıya ulaşması ancak bizim gafletimizle mümkün olabilir. Uyanık olacağız, doğru tercihlerde bulunacağız. Peki de, tercihimizi yaparken, kararımızı verirken hangi bilgilere dayanacağız? &lt;br /&gt;Her kafadan bir ses çıkıyor, ağzı olan konuşuyor, ama çoğunun dayandığı, nereden geldiği belli olmayan uydurma haberler. Bizim medyanın yalan haber konusundaki sabıka dosyası hayli kabarıktır; asılsız haberlerle ülkeyi getirdikleri yer de işte burası. &lt;br /&gt;Ben size çarenin tek bir sözcükte yattığını söyleyip duruyorum: Her okuduğunuza, izlediğinize, işittiğinize o sözcükle yaklaşın: “Acaba?” &lt;br /&gt;Acaba doğru mu? Acaba yine yalan haberlerle ortalığı mı bulandırıyorlar? Acaba gerçeği nereden, kimden öğrenebilirim? &lt;br /&gt;Tek çare “Acaba?” diye sormak, bunu unutmayın yeter…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2532019054468366200-2713125919983364611?l=yazmaz2007.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yazmaz2007.blogspot.com/feeds/2713125919983364611/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2532019054468366200&amp;postID=2713125919983364611' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2532019054468366200/posts/default/2713125919983364611'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2532019054468366200/posts/default/2713125919983364611'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yazmaz2007.blogspot.com/2007/05/acaba5-medya-ve-darbeler.html' title='ACABA5 : Medya ve Darbeler'/><author><name>Fehmi Koru</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10191144393489317775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://www.tahapinar.com/images/fehmikoru.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2532019054468366200.post-7984257495834744389</id><published>2007-05-13T18:37:00.000+03:00</published><updated>2007-05-13T18:38:40.674+03:00</updated><title type='text'>ACABA 1: Cumhurbaşkanı Nasıl Seçilemez? 41907</title><content type='html'>ACABA 1&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YAYIN TARİHİ: 19 NİSAN 2007&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KONU: TÜRKİYE’DE CUMHURBAŞKANI NASIL SEÇİLEMEZ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GİRİŞ&lt;br /&gt;Cumhuriyet mitinginden görüntüler… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı mitingden görüntülü konuşmacı profilleri: Tuncay Özkan, Nur Serter, Alparslan Işıklı (temsili birer cümle kısalığında), sahneye çıkmayan Şener Eruygur’un görüntüsü…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhurbaşkanı Sezer Harp Akademileri’nde konuşuyor (Görüntülü): “Başbakan, yürütme görevinde, ancak ilişkin bulunduğu siyasal görüşü temsil edebilir. Oysa, Cumhurbaşkanı Türkiye Cumhuriyeti'nin ve Türk Ulusu'nun temsilcisidir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Org. Büyükanıt’ın basın toplantısı… Görüntüde, Emin Çölaşan, Org. Büyükanıt’a “Size Hocam dedi mi?” sorusunu yöneltiyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rektörler Komitesi toplantısından sonra Teziç konuşuyor (Görüntülü): “Bu doğrultuda, adayların, özgeçmişinin yanı sıra, başta laiklik ilkesi olmak üzere, Cumhuriyetin değiştirilemeyecek niteliklerini ve bunun ayrılmaz parçası ve temeli olan çağdaş bilimi benimsemiş ve sindirmiş olmaları da Anayasal bir zorunluluktur.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye Büyük Millet Meclisi 11. cumhurbaşkanını seçmeye hazırlanıyor. Çankaya Köşkü’nün bundan sonraki sakininin kimliği henüz belli olmadığı halde her kafadan farklı bir ses çıkıyor. Politik arena hareketli, politika heveslileri hareketli, hocalar hareketli, gazeteciler hareketli…&lt;br /&gt;Kimi, konuya, korkular ve tehditler açısından yaklaşıp “Tehlikenin farkında mısınız?” uyarısı eşliğinde “Hiçbir cumhurbaşkanı seçimi şimdiki kadar tartışmalı olmamıştı” diyor, kimi ise Meclis’teki iktidar partisi çoğunluğuna bakıp seçimin çok kolay geçeceğini söylüyor.&lt;br /&gt;Henüz aday veya adaylar ortada yok, ama spekülasyonun bini bir para…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F KORU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortalıkta dolaşan söylentilerin ne kadarı doğru acaba?&lt;br /&gt;Türkiye zor bir ülke. Başka ülkelerde kendi doğallığı içerisinde hallolan pek çok sorun bizde illâ kriz haline getiriliyor. Bize özgü bu gerçeğin son örneğini cumhurbaşkanı seçiminde yaşıyoruz. Şu andaki cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer’in görev süresi mayıs ayı içerisinde bitiyor; yeni cumhurbaşkanı için seçim süreci de başladı. Cumhurbaşkanının kimler tarafından, nasıl seçileceği, kimlerin aday olabileceği anayasada yazılı; Turgut Özal’dan bu yana bütün cumhurbaşkanları aynı yöntemle seçildi: Cumhurbaşkanı Meclis tarafından seçiliyor; 40 yaşını doldurmuş, yüksek eğitimli her milletvekili aday olabiliyor. Milletvekillerinin beşte biri uygun görürse Meclis dışından biri de aday gösterilebiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son zamanlarda giderek sesini yükselten itirazlar da Ak Parti’nin Meclis’te cumhurbaşkanını üçüncü turda tek başına seçebilecek çoğunluğa sahip olması yüzünden. 2002 yılında yapılan seçimde sandıktan Ak Parti’nin başarıyla çıkmasını içlerine sindiremeyenler, beş yıllığına seçilen milletvekillerinin zamanı gelip cumhurbaşkanı seçmesini bir sürpriz gibi sunma eğilimindeler. Oysa, cumhurbaşkanının süresinin 2007 yılının mayıs ayında sona ereceğini 3 kasım 2002 tarihinde sandık başına giden seçmen biliyordu. Biliyordu ve oyunu o bilgiyle kullandı.&lt;br /&gt;Ak Parti’nin oylarının halkın büyük çoğunluğunu temsil etmediği görüşü de safsata. Demokrasi bir kurallar rejimidir. Amerika’da halkın ancak yarısı katılıyor seçimlere ve seçmenin yüzde 50’den fazla oyunu almayı başaran başkan seçiliyor. Bu oranlara takılıp “Başkan aslında halkın yüzde 25’inden daha azı tarafından destekleniyor” diyen tek Amerikalı çıktığını duydunuz mu?&lt;br /&gt;O halde bizde neye itiraz ediliyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F KORU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İtirazlar, cumhurbaşkanlığına Başbakan Tayyip Erdoğan’ın aday olacağı varsayımından kaynaklanıyor. Kimi İmam Hatip mezunu olmasını, kimi eşinin başının örtüsünü, kimi siyasette zaman zaman tercih ettiği sert dili bahane ederek, kimi de daha genel ifadelerle “Cumhuriyet rejimine karşı olduğu” iddiasıyla karşı çıkıyorlar Tayyip Erdoğan’ın adaylığına… Son beş yıl içerisinde iktidarda bulunan Ak Parti Cumhuriyet idealiyle ters düşen bir icraat yapmadığı, Tayyip Erdoğan’ın kendisi de bir ‘Cumhuriyet çocuğu’ olduğu halde… Acaba gerçek sebep ne olabilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tartışmanın ideolojik bir zeminde cereyan etmesi bize özgü bir garabet. Başkası için uygulanmasını istediği ölçü kendisine de uygulandığında sorun yaşayacak kişiler de itirazcılar arasında yer alıyor. Sözgelimi YÖK Başkanı Prof. Erdoğan Teziç.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;E. TEZİÇ Rektörler Komitesi bildirgesini okuyor (Görüntülü):&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu doğrultuda, adayların, özgeçmişinin yanı sıra, başta laiklik ilkesi olmak üzere, Cumhuriyetin değiştirilemeyecek niteliklerini ve bunun ayrılmaz parçası ve temeli olan çağdaş bilimi benimsemiş ve sindirmiş olmaları da Anayasal bir zorunluluktur.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES:&lt;br /&gt;Aynı Teziç YÖK’ün başına geldiğinde bir meslektaşına “Ben YÖK’ü yok etmeye geldim” demişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof. Tahir HATİBOĞLU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Erdoğan Teziç bütün akademik  ünvanlarının büyük bir bölümünü YÖK yasasından önceki dönemde almıştır. Üniversiteleri tam özgür ve özerk kılan yasalar döneminde yetişmiş bir insandır. Dolayısı  ile özgür ve özerk  üniversitenin ne demek olduğunu bilir. Bildiği için de YÖK yasasına aslında hep muhalif olmuş bir insan geçmişte de bunu  gördük bize YÖK başkanı olunca hedefinin YÖK Ü değiştirmek olduğunu YÖK’Ü YOK ETMEK OLDUĞUNU şahsen bana o kitabım nedeni ile söyledi.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YÖK Başkanı Erdoğan Teziç okuduğu bildirgede adayların özgeçmişinden söz ediyor ya, kendisinin özgeçmişinde de farklı dönemlerden birine ait olağanüstü önemli bir ayrıntı var.&lt;br /&gt;Türkiye’de ve yurtdışında değişik üniversitelerde öğretim üyeliği yapmış, Atom Enerjisi Kurumu Başkanlığı ile kamuoyu tarafından da bilinen Prof. Ahmet Yüksel Özemre, YÖK Başkanı Erdoğan Teziç’i Galatasaray Lisesi’nden ve spor câmiasından tanıyor. Hem de ne tanımak. Teziç’in son açıklamasına itirazını kayda geçirmek için kaleme aldığı açık mektupta, Prof. Ahmet Yüksel Özemre pek bilinmeyen bir gerçeği açıklıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gerçekten de Galatasaray mezunları  bizler birbirimizi iyi tanırız.: Siz de hâfız ve hacı bir babanın, merhûm Ârif Teziç beyin oğlusunuz; ben de hâfız ve hacı bir babanın, merhûm Nûrullah Özemre'nin oğluyum. Ben de Üsküdar'da bâzı yaşıtlarımla birlikte merhûm Ulviye hocahanımdan, İsmet İnönü'nün baskı döneminde bu gibi faaliyetler için alınması gereken tedbirlere ve gizliliğe titizlikle riâyet ederek, eski yazı ve Kur'ân öğrenirken siz de gene aynı dönemde bâzı yaşıtlarınızla birlikte Fâtih'de Mesihpaşa Câmii imâmı merhûm Mehmet Selim Eryavuz Hocaefendiden eski yazı ve Kur'ân öğrenmekteydiniz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof. Ahmet Yüksel Özemre, bir dönemin ünlü hocası Prof. Tarık Zafer Tunaya’dan, Prof. Teziç’in, çocukluğunda, Fâtih'teki Mesihpaşa Câmii'nde ezan okuduğunu da duymuş, ama bu bilgiyi hocanın kendisine teyit ettirememiş…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;FKORU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acaba, Erdoğan Teziç bugün cumhurbaşkanlığına aday gösterilse, vaktiyle kaçak kurslarda Kur’an-ı Kerim dersleri aldığı görmezden mi gelinirdi, yoksa sözü ile özü arasında farklılık bulunduğu iddiasına muhatap edilip bu konu ciddi ciddi sorun mu yapılırdı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünlerde ‘öz ve söz’ üzerine muhabbet hayli yaygın. Konu ilk olarak Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt’ın basın toplantısında gündeme gelmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Org. Yaşar BÜYÜKANIT&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Biz hem cumhurbaşkanımızın hem de aynı zamanda başkomutanımızın Silahlı Kuvvetler ve Türk milletinin sahip olduğu cumhuriyetin temel değerlerine, anayasamızda ifadesini bulan laik, demokratik ve sosyal hukuk devleti idealine, devletin üniter yapısına bağlı ama sözde değil özde, bunu davranışlarına yansıtacak şekilde bir cumhurbaşkanının oraya seçileceğine olan inancımı belirtmek istiyorum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin öncesinde ‘söz ve öz’ eksenli tartışmalar hep gündeme gelmiştir. Bakmayın siz 28 Şubat’ın mimarı olduğu için bazı çevreler nezdinde sonradan edindiği itibara… Çok uzun yıllar sağ zeminde politika yaptığı için sürekli eleştirilen, bazen ‘irticanın iki ayağından biri’ olmakla suçlanan Süleyman Demirel de, cumhurbaşkanlığına adaylığını koyduğunda, üzerine müthiş itiraz çekmişti.&lt;br /&gt;Hele Turgut Özal adaylığını koyduğunda… Yer yerinden oynamıştı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdullah MURADOĞLU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“1983 seçimlerinden sonra Türkiye belli bir demokratik ortama girdi. Özal’ın cumhurbaşkanı adayı olması öncesinde de çok ciddi tartışmalar yaşandı, bugün yaşadığımız tartışmalar o gün de vardı. Özal’ın adaylığı için ‘Hacı Turgut Özal Çankaya’ya çıkıyor, hukukçular tereddütlü’ tarzında manşetler atılmıştı. Ancak sonuçta bunların hepsi daha sonra unutulmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de hafızamız milletçe çok zayıf, her şeyi çabucak unutuyoruz. Dünyayı içinde yaşadığımız andan ve kendi baktığımız dar pencereden görülenden ibaret sanıyoruz. Büyük çalkantılar yaşıyoruz; geride bıraktığımızda sanki hiç yaşanmamış gibi oluyor o büyük çalkantılar… Hep sonuncu kavga, hep en son kriz; gözümüzde büyüyen, bir tek şu an yaşadığımız sorunlar…&lt;br /&gt;Oysa ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ten başlayarak neredeyse bütün cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi ve sonrasında büyük sıkıntılar yaşanmış, bayağı kavgalar çıkmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emre AKÖZ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Atatürk’ün makamı denilen makam, yani cumhurbaşkanlığı Çankaya köşkü&lt;br /&gt;ne derseniz değin o makama oturanlar acaba hani çok mu hoş bir şekilde, bugünden&lt;br /&gt;bakıldığında çok mu imrenilecek bir şekilde oturdular? Bu bir siyasettir, siyasi dengeler&lt;br /&gt;rol oynar. Atatürk’ün kendisi de bizatihi o makama otururken siyaset yapmıştır.  1923’de&lt;br /&gt;Cumhuriyeti ilan edip cumhurbaşkanı seçilirken meclisin toplam üye sayısı o zaman&lt;br /&gt;280 küsur kadar 1923’de; ama Atatürk 158 oyla seçilmiştir mesela; diğer üyeler mecliste&lt;br /&gt;o sırada yoktu… Haa, karşı oldukları için mi? Hayır ama bu oy meselesi falan açısından bakarsanız, Gazi Paşa içinde geçerlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İnönü’nün seçilmesi de… İnönü seçildi, güzel, peki seçilmeseydi ne olurdu? Diyelim meclis İnönü’yü seçmedi; İstanbul 1.ordu komutanı Fahrettin Paşa dönemin genelkurmay Başkanı Fevzi&lt;br /&gt;Çakmak’ın ‘biz meclis kararına saygılıyız’ dediğini öğrenince İstanbul’da bütün komutanları&lt;br /&gt;topluyor, ‘olmaz öyle şey’ diyor. Ankara’ya gidiyor, orada dikleniyor. ‘Biz anlamayız, seçimden&lt;br /&gt;İnönü olacak’ diyor. İnönü nün seçilmesinde problem yoktu ama, seçilmeseydi problem olacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bayar’ın seçilmesi dışarıdan sakin görünüyor ama seçilmesinden bir süre sonra orduda büyük&lt;br /&gt;bir operasyon yapıldı, 150’den fazla subay emekli edildi. Neden? Çünkü darbe planlıyorlardı.&lt;br /&gt;Mesela 1960’a geliyoruz… 60’da darbe yapmışlar, biliyorsunuz, anıt dikildi özür dilemek için.&lt;br /&gt;Hem başbakanı astılar, hem de aday çıkmaya çalışan bir profesörün adaylığını kafasına silah&lt;br /&gt;dayayarak engellediler. Cemal Gürsel’in gelmesi de böyle bir şeydir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sonra Cevdet Sunay’ı Meclis büyük bir çoğunlukla seçiyor. AP’nin o dönemde kendi istediği&lt;br /&gt;Cumhurbaşkanını seçme imkanı var. bugün Demirel’le konuşuyoruz, o zamanın şartları&lt;br /&gt;öyle gerektiriyordu diyor. Demek ki, şunu diyor: ‘Beni etkileyen başka güçler vardı’.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“1973 seçimlerine gelelim. Bülent Ecevit meclise geliyor. CHP başkanı olarak. Bir bakıyor, meclis sarılmış, askerler meclisi sarmış içeri giriyorlar. Bütün meclis koridorları subay dolu. Kimisi nazikçe kimisi kabalaşarak eski genel kurmay başkanı Faruk Gürler’in seçilmesi için baskı yapıyorlar. Meclise girmişler. Yani ondan sonra siyasetçilerin direnişi var vs vs. Ve Korutürk  seçiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhurbaşkanı seçimleri 1980 sonrasında daha da önemli hale geldi. Darbeciler yönetime el koyduktan sonra baştan ayağa elden geçirdikleri rejimin, kendileri siyaset arenasından çekildikten sonra da devam edeceğine inanmışlardı. Buna o kadar inanmışlardı ki, Çankaya Köşkü’nde oturacak kişiye olağanüstü yetkiler tanımışlardı. 12 Eylül rejimi etkisini çoktan yitirdi, ama Kenan Evren’e cumhurbaşkanı olduğunda tanınan yetkiler bugün de devam ediyor. Parlamenter demokrasilerde hukuken sorumsuz bir cumhurbaşkanına asla tanınmayacak genişlikte yetkiler bunlar… Bugün yapılan tartışmalarda pek az gündeme getirilen bu konu, geçmişte bayağı eleştirilmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet Necdet SEZER&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Anayasa Mahkemesi Başkanı iken, Anayasa'yla öngörülen Cumhurbaşkanı'nın görev ve yetkilerinin, parlamenter demokrasinin gerekleriyle bağdaşmadığını söylemiştim. Bu düşüncemi bugün de koruyorum. / Ancak, Cumhurbaşkanı'nın, kurallar değişmedikçe Anayasa ile verilen görevleri yerine getirmesi, yetkileri kullanması zorunludur. Üstelik laik Cumhuriyet rejimini, Anayasa'nın uygulanmasını gözetme bağlamında koruyup kollama görevi, bu zorunluluğu kimi zaman daha da artırmaktadır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün kitleleri sokağa döken hassasiyetin ipuçları Cumhurbaşkanı A N Sezer’in konuşmasında var. Neredeyse tek maddelik bir hassasiyet bu: Lâiklik hassasiyeti… Turgut Özal, hatta Süleyman Demirel adaylıklarını açıkladığında her ikisinin de yeterince laik olup olmadıkları tartışılmıştı. Hatta Atatürk’ün başbakanı, Milli Mücadele’nin Galip Hocası Celal Bayar’ın bile laikliği benimsediğinden kuşku duyanlar çıkmıştı. Zaman zaman ‘Galip Hoca’ kılığıyla Anadolu’da dolaşmasını bile sorun yapmışlardı Celal Bayar’ın… Atatürk vefat ettiğinde “Seni sevmek ibadettir” diyen Celal Bayar İmam Hatip okulu değil, Alliance Israelite adlı azınlık okulu mezunuydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet KEKEÇ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Cumhurbaşkanlığına seçilecek kişi Atatürk’ün koltuğuna oturacak gibi bir yaklaşım var. Belki de ikinci bir Atatürk olması bekleniyor oradaki insanın. Bunun böyle olmadığını zaten geçmişten biliyoruz. En önemli figür Atatürk’ün silah arkadaşı, milli mücadelenin en önemli aktörlerinden, Cumhuriyetin kurucularından İsmet Paşa’nın çok da Atatürk’ün yapmak istediği şeylere uygun bir başkan olmadığını gördük biz. Atatürk’ün makamında oturdu, ama Atatürk’ün yapmak istediği şeyleri ortadan kaldırdı. Gelir gelmez paralara kendi resimlerini koydurdu. Çok özel politikalar güttü.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES&lt;br /&gt;Evet, Atatürk’ün silâh arkadaşı, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü’yü bile yeterince Atatürkçü olmadığı için eleştirenler hep olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet KEKEÇ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsmet Paşa hiç de Atatürk’e yakışır bir cumhurbaşkanı olmadı. İsmet Paşa döneminde Atatürk’le&lt;br /&gt;ilgili tavsayan bir takım duyguları tamir etme görevi Atatürk karşıtı olarak görülen ve hatta bu nedenle görevden uzaklaştırılan Menderes döneminde yapıldı. Atatürk’ü koruma kanunu 1951 yılında çıktı. Dolayısı ile ‘İsmet Paşa Atatürk’ün mirasçısı’ demek çok doğru bir yaklaşım olmayacak. Hatta anti Atatürkçü  bir yönelim içinde olduğunu da söyleyebiliriz. Daha içe kapanmış olmakla birlikte, daha Enverist bir çizgiyi savunuyordu İsmet Paşa.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdoğan TEZİÇ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu doğrultuda, adayların, özgeçmişinin yanı sıra, başta laiklik ilkesi olmak üzere, Cumhuriyetin değiştirilemeyecek niteliklerini ve bunun ayrılmaz parçası ve temeli olan çağdaş bilimi benimsemiş ve sindirmiş olmaları da Anayasal bir zorunluluktur.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emre AKÖZ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Aday olacak kişinin özelliklerine bakalım bu özgeçmiş hikayesi demokratik ortamlarda yapılan seçimlerde her zaman gündeme gelmiştir. Celal Bayar geldiği zaman da bu konuşulmuş, Özal geldiği zaman da, Süleyman Demirel’de de… Bugün bir takım insanların yaptığı itirazlar daha önce de yapılmıştır. İlericilik-gericilik, irtica meselesi İsmet Paşa için bile söylenmiştir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES&lt;br /&gt;Belki de en şaşırtıcı durum Mustafa Kemal’in cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşandı. Mustafa Kemal’i yeterince Atatürkçü ve laik olmadığı için o makama layık görmeyecek değiller ya; Emre Aköz ne demişti, hatırlayalım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emre AKÖZ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“1923’deCumhuriyeti ilan edip cumhurbaşkanı seçilirken meclisin toplam üye sayısı o zaman 280 küsur kadar 1923’de; ama Atatürk 158 oyla seçilmiştir mesela; diğer üyeler mecliste&lt;br /&gt;o sırada yoktu… Haa, karşı oldukları için mi? Hayır, ama bu oy meselesi falan açısından bakarsanız Gazi Paşa için de geçerlidir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün bir Ak Partilinin cumhurbaşkanı olmasına en sert itiraz, Çankaya Köşkü’nün Atatürk’ün makamı olması yüzünden… Kimileri sözünü hiç eğip bükmeden açıkça “Orası Atatürk’ün makamı, oraya bir Ak Partili oturamaz” diyor; bazen de o anlama gelen sloganlar atılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarih bilgimiz ne kadar az… Atatürk sadece cumhurbaşkanlığı yapmamıştı ki… Cumhuriyet kurulmadan önce oluşan Büyük Millet Meclisi’nin başkanı da Atatürk’tü. Büyük Millet Meclisi içinden çıkmış ilk hükümetin başkanlık koltuğunda da Atatürk oturuyordu, başbakandı… Vaktiyle Atatürk’ün oturduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanlığı ve Başbakanlık koltuklarında bugün Ak Partili siyaset adamları oturmuyor mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk’ün bir koltuğu da Cumhuriyet Halk Fırkası başkanlığı koltuğuydu; bugün o koltukta Deniz Baykal var… Tayyip Erdoğan’ı cumhurbaşkanı görmek istemeyen çevrelerin zaman zaman aynı şiddette eleştirilerine muhatap olan Deniz Baykal…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F KORU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de ‘Cumhuriyetçi ideoloji’ adına yapılan itirazlar var. Türkiye’de hemen her yurttaşın hiçbir tereddüde düşmeden üzerinde birleşebildiği nadir ortak paydalardan biridir Cumhuriyet. Geçmişinde krallar, diktatörler bulunan nice cumhuriyette, geçmişe özlem duyanlar, gizliden gizliye kraliyet soyundan gelenlerle temas kurup onları yeniden tahta çıkarmayı düşünenler vardır da, Türkiye’de öyle tek bir kişiye rastlanmaz. Cumhuriyet ve onun türevi olan demokrasi herkes tarafından benimsenmiştir ülkemizde. Bu sebeple, sanki Türkiye’de cumhuriyet karşıtı olanlar varmış gibi, konunun ara sıra da olsa tartışma gündemine taşınmasını hep yadırgamışımdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet Necdet SEZER&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Temelinde Atatürk ilke ve devrimleri bulunan çağdaş Türkiye Cumhuriyeti ideolojisi, tüm yurttaşların taraf olması gereken bir Devlet ideolojisidir. Cumhurbaşkanı, anayasal devlet rejimine egemen olan değerleri savunurken toplumun çeşitli kesimleriyle birlik içinde olabilir. Cumhurbaşkanı'nın anayasal ilkelerden yana taraf olması, siyasal taraflılık biçiminde yorumlanamaz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuyu ‘ideolojik’ çerçeve içerisinde görmek hayli sorunludur oysa. Kraliyet yönetimlerinde süreklilik, yönetimde hep aynı soydan gelen birinin bulunmasıyla, yani kan bağıyla sağlanıyor. Cumhuriyet yönetimlerinde ise ortaya sandık konuluyor ve vatandaşın hakemliğine başvuruluyor… Kaldı ki, kraliyet yönetimlerinde bile, her kralın düşüncesi bir oluyor mu? Olmuyor, öyle olması da beklenmiyor. Despotik bir kraldan sonra yerine geçen kardeşi veya oğlu özgürlüklerden yana olabiliyor…&lt;br /&gt;Demokratik sistemlerde cumhurbaşkanları ister istemez değişik partilerin tercihiyle seçiliyor. İktidarda muhafazakar bir parti varsa, onların seçtiği cumhurbaşkanı da muhafazakar oluyor, sosyalistler iktidardaysa cumhurbaşkanı da sosyalist oluyor… Devir/devran değişiyor, cumhurbaşkanlarının eğilimi de…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizde neden hep aynı çizgide bir cumhurbaşkanı olsun ki? Yedi yıl boyunca cumhuriyeti ‘tekçi bir ideoloji’ saymış Ahmet Necdet Sezer oturdu Çankaya Köşkü’nde; bugünlerde seçilecek yeni cumhurbaşkanı dünyadaki değişim ve gelişimi, ülkemizdeki dönüşümü kişiliğinde daha iyi yansıtan biri olursa hiç şaşırmamak gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BİTİRİRKEN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyet mitinginden görüntüler… (çok kısa)&lt;br /&gt;Aynı mitingden görüntülü konuşmacı profilleri: Tuncay Özkan, Nur Serter, Alparslan Işıklı, sahneye çıkmayan Şener Eruygur… (flaş kısalığında)&lt;br /&gt;Cumhurbaşkanı Sezer Harp Akademileri’nde konuşuyor (Görüntü): “Başbakan, yürütme görevinde, ancak ilişkin bulunduğu siyasal görüşü temsil edebilir. Oysa, Cumhurbaşkanı Türkiye Cumhuriyeti'nin ve Türk Ulusu'nun temsilcisidir.”&lt;br /&gt;Büyükanıt’ın basın toplantısı… Görüntüde, Emin Çölaşan Org. Büyükanıt’a “Size Hocam dedi mi?” sorusunu yöneltiyor…&lt;br /&gt;Rektörler Komitesi toplantısından sonra Teziç konuşuyor (Görüntü): “Bu doğrultuda, adayların, özgeçmişinin yanı sıra, başta laiklik ilkesi olmak üzere, Cumhuriyetin değiştirilemeyecek niteliklerini ve bunun ayrılmaz parçası ve temeli olan çağdaş bilimi benimsemiş ve sindirmiş olmaları da Anayasal bir zorunluluktur.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F KORU&lt;br /&gt;Cumhurbaşkanlığı seçimini bir varlık/yokluk sorunu haline sokmaya çabalayanlar var ülkemizde; bir itiş-kakışla, katakulliyle, son dakika golüyle sonuç almaya alışmış çevreler bunlar… Oysa cumhurbaşkanı, adı üstünde cumhurun başkanıdır ve bu sebeple de cumhurun, yani halkın değerlerini en fazla yansıtan kişi olmasında yarar vardır.&lt;br /&gt;Zaten kendimizi bir kenara çekip önümüze ‘gerçek’ diye sunulan verilere “Acaba?” kuşkusuyla yaklaşınca, gözlerden saklanmak istenenleri daha açık-seçik görmeye başlayabiliyoruz.&lt;br /&gt;Bugünün karışık ortamına bakarak karamsar olmaya, umutsuzluğa kapılmaya hiç gerek yok. Türkiye bugünkünden çok daha ciddi sorunları zahmetli de olsa aşmayı başarmış bir ülke; bizim halkımız da daha iyi şartlara ve yönetimlere lâyık insanlardan oluşuyor.&lt;br /&gt;Geçmiş hepimize ışık tutuyor, parlak geleceğimiz ise en büyük umudumuz.&lt;br /&gt;Ben programı burada bitiriyorum, ama vardığım sonuçtan tatmin olmadıysanız, benim kuşkucu yaklaşımımı sizler de benimseyebilirsiniz. Hangi soruyu sormanız gerektiğini biliyorsunuz nasıl olsa: Acaba?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2532019054468366200-7984257495834744389?l=yazmaz2007.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yazmaz2007.blogspot.com/feeds/7984257495834744389/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2532019054468366200&amp;postID=7984257495834744389' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2532019054468366200/posts/default/7984257495834744389'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2532019054468366200/posts/default/7984257495834744389'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yazmaz2007.blogspot.com/2007/05/acaba-1-cumhurbakan-nasl-seilemez-41907.html' title='ACABA 1: Cumhurbaşkanı Nasıl Seçilemez? 41907'/><author><name>Fehmi Koru</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10191144393489317775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://www.tahapinar.com/images/fehmikoru.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2532019054468366200.post-9207226033474444069</id><published>2007-05-13T18:24:00.000+03:00</published><updated>2007-05-13T18:29:50.463+03:00</updated><title type='text'>ACABA 2: Ak Parti'nin Adayı Abdullah Gül 42607</title><content type='html'>ACABA 2&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YAYIN TARİHİ 26 NİSAN 2007&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KONUSU: AK PARTİ’NİN CUMHURBAŞKANI ADAYI A GÜL&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhurbaşkanlığı seçiminde Ak Parti’nin uyguladığı taktikler…&lt;br /&gt;Başbakan Tayyip Erdoğan’ın bir aday olacağına bir olmayacağına çekilen açıklamaları, medya mensuplarıyla, balıkçılarla konuşurken söyledikleri…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Medyada çıkan yanlış haberler&lt;br /&gt;Habertürk’ün “Vecdi Gönül aday” flaş haberi, oraya katılıp görüş açıklayan ünlü gazeteciler resm-i geçidi… Herbirinden birer cümle…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazetelerde çıkan sanki doğruymuş gibi sunulan değerlendirme yazıları (A Hakan’ın Nimet Çubukçu, Hürriyet’in 24 Nisan günlü “Ya Vecdi Gönül, ya Beşir Atalay başlığı, vs.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Abdullah Gül’ün aday olduğunu açıkladığı konuşması…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok heyecanlı bir aday belirleme sürecinden sonra iktidardaki Ak Parti’nin cumhurbaşkanlığı için uygun gördüğü kişiyi biliyoruz. Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Meclis’ten de gerekli destek oyunu alırsa, Türkiye’nin 11. cumhurbaşkanı olacak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de her olaya ‘acaba?’ kuşkuculuğuyla yaklaşmak bir zorunluluk... Kuşkuculuğun gerekli oluşuna cumhurbaşkanlığı adayını belirleme sürecinde bir kez daha tanıklık ettik. Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde verilen 23 Nisan resepsiyonuna katılan gazeteciler, nereden nasıl etkilenmişlerse, birbiriyle taban tabana zıt haberlerle kamuoyu karşısına çıktılar. Bir televizyon kanalı sabahlara kadar süren yayınında “Ak Parti’nin cumhurbaşkanı adayı Vecdi Gönül” haberini flaş olarak geçti ve anlı şanlı gazetecilere bu yanlış bilgiyi saatlerce yorumlattı. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın partisinin grup toplantısında “Adayımız Abdullah Gül” açıklamasını yaptığı gün de, çok satan gazetelerden biri, “Cumhurbaşkanı adayı, ya Vecdi Gönül, ya Beşir Atalay” manşetiyle çıktı. Bu arada, Nimet Çubukçu ve Edibe Sözen’in adları da Ak Parti’nin cumhurbaşkanı adayı olarak gazetelerde yer aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aday belirleme süreci, siyasî haberlerini televizyondan alan, okuduğu gazetelere güvenen insanlar için müthiş kafa karıştırıcı bir süreç oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F KORU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her partinin sonuç almak için etrafa yanlış bilgi yaymaya, hatta aldatmacaya başvurduğu bilinir. 1989 yılında, Kenan Evren’den boşalan cumhurbaşkanlığı koltuğu için yapılacak seçimde, kendisinin aday olacağını, bütün süreç boyunca gizlemişti Turgut Özal. Kanaat önderleri, haftalar boyu, daha çok Turgut Bey’in yaydığı haberlerden etkilenerek, Turgut Özal için “Aday olacak, olmayacak” diye papatya falı açmışlardı o dönemde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu defa biraz farklıydı. Cumhurbaşkanı adayını belirleme sürecinde Ak Parti veya süreci yönlendiren Başbakan Tayyip Erdoğan sanıldığı gibi medyayı şaşırtma amaçlı yanlış izlenimler vermedi; aday son ana kadar gerçekten de tam belli olmamıştı. Son gece bile, her bir ihtimali enine boyuna yeniden tartışma ihtiyacı duydu Ak Parti liderleri… Başbakan Erdoğan, o gece boyunca, Başbakan Yardımcısı Gül ve Meclis Başkanı Arınç ile yüzyüze ve telefonla defalarca görüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ak Partili karar vericilerin önünde birini tercih etmeleriyle sonuçlanacak üç ayrı seçenek bulunuyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya Tayyip Erdoğan başbakanlığı bırakıp Çankaya Köşkü’ne çıkmaya karar verecekti…&lt;br /&gt;Ya Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olması ve dolayısıyla hükümetin onun ağırlığından mahrum kalması göze alınacaktı…&lt;br /&gt;Ya da, bazılarının ‘düşük profilli aday’ dedikleri formül yürürlüğe sokulacak ve Erdoğan-Gül ikilisi dışındaki bir Ak Parti büyüğü aday gösterilecekti…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu seçeneklerin her birinin siyasi maliyeti vardı. Öyle anlaşılıyor ki, son gece yürütülen temaslar ve istişareler sonucunda Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olmasına karar verilmesi, en az siyasî maliyet getirecek, buna karşılık en fazla siyasî kâra dönüşecek seçenek olarak görüldü. Bilgili, uyumlu ve ılımlı bir görüntü veren, uluslar arası deneyime sahip, ekonomi doçenti profiliyle Abdullah Gül, Ak Parti’nin dışa ve farklı toplum kesitlerine hayli sempatik gelen yüzüydü.&lt;br /&gt;Kamuoyu yoklamaları parti yöneticilerine bu işareti vermişti çünkü…&lt;br /&gt;Adayın ismi kamuoyundan gizlenmedi, Abdullah Gül işin başından beri en güçlü adaydan biri olmasına rağmen, ismi kesin aday olarak, ancak son gece belirlendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özer SENCAR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İktidar partisi içerisinde Tayyip Erdoğan- Abdullah Gül ilişkisi en iyi kompozisyonu oluşturuyor. Başbakan veya cumhurbaşkanı olması kompozisyonunun dışında da böyle bir görüntü veriyor. Bizim yaptığımız son dört araştırmada şöyle bir bulgumuz var. Araştırmamıza katılan seçmenlere şu suali sorduk. “Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı olmazsa iktidar partisinden kimin cumhurbaşkanı olmasını istersiniz?” diye sorduğumuzda üç araştırmada da en yüksek tercihi Abdullah Gül istikametinde kullandı seçmenlerimiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ak Parti kamuoyu yoklamalarına olağanüstü önem veren bir parti. Kritik anlarda daha sık olmak üzere değişik şirketlere her ay en az bir alan araştırması yaptırılıyor. Partinin lider kadrosu, bu araştırmalar yoluyla, yalnızca her partinin o ayki kamuoyu desteğinin ne durumda olduğunu öğrenmekle kalmıyor, insanların hassas ve hayati konularda ne düşündüğü hakkında da bir fikir sahibi oluyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl bir cumhurbaşkanı adayı ile toplum önüne çıkılması gerektiğini Ak Parti adına aylardan beri araştırıyor şirketler… Her seçeneğe toplumun tepkisini mümkün olan bütün ayrıntılarıyla almaya çalışıyorlar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbrahim USLU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geriye dönüp baktığımda, ben, ne Turgut Özal’ın seçilmesinde ne Demirel’in seçilmesinde kamuoyu araştırmalarının bu kadar medyanın gündemine geldiğini hatırlamıyorum. Hele Sayın Sezer’in seçilmesinde zaten kamuoyuna ismi son anda lanse edildiği için kamuoyuna hiçbir zaman sorulmadı. Kamuoyu kanaatlerinin bu kadar çok tartışılıyor olmasını ben yine cumhurbaşkanlığı seçimine yönelik özgün bir yorum olarak düşünüyorum. Arkasında bu cumhurbaşkanlığı seçimine yönelik kurgulanmış bir siyasal mühendislik projesinin katkısı var diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüyorsunuz, kamuoyu araştırması yapan şirketin yöneticisi de ‘acaba?’ sorusunu zihninde taşıyor. Onun acabası, kamuoyu kanaatlerinin bu cumhurbaşkanlığı sürecinde daha önce hiç görülmemiş bir yoğunlukla tartışma gündemine girmesiyle ilgili. Kast ettiği, “Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına kamuoyu karşı” türünden yakıştırmalar… Bir de, Ak Parti çevrelerinde yankı bulan “Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı olursa Ak Parti’nin seçim şansı azalır” kanaati…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F KORU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birçok başka belirleyici unsur daha var da, bu tür yakıştırma ve kanaatlerin şu anda içinden geçmekte olduğumuz süreci müthiş etkilediğinin ben de yakın tanığıyım. Ak Parti lider kadrosu Çankaya Köşkü’ne içlerinden birini gönderirken, alacakları kararın, altı ay sonra yapılması kararlaştırılmış genel seçimde partilerinin başarı şansını artırmasını hep göz önünde tuttular. Özellikle de Tayyip Erdoğan… Kendisine ulaştırılan araştırmaları didik didik ettiği biliniyor Ak Parti liderinin… Öyle bir aday tespit etmeliydiler ki, altı ay sonra gidilecek seçimde, Ak parti’nin oyları azalmasının artsın…&lt;br /&gt;Cumhurbaşkanı adayını belirleme süreci boyunca Tayyip Erdoğan’ın en fazla ilgilendiği ayrıntı ise, kendisi aday olduğu takdirde, Ak Parti’nin önümüzdeki seçimde başarı şansının azalıp azalmayacağıydı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbrahim USLU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette ki biz AKP’ye hizmet veren bir şirket olarak bu siyasal mühendislik projesinin bir parçası kapsamında bu araştırmaları yürütmedik. Parti kamuoyunun fikrini merak ediyor ve yakından izliyor ve ona göre biz bu güne kadar birkaç senaryoyu birden sorguladık ve birkaç senaryoya göre reaksiyonun ne olacağını tahmin etmeye çalıştık. Tabii farazi bir duruma göre seçmenin reaksiyonunu ölçümlemek aslında araştırma açısından hiç de kolay bir şey değil Biz ölçümlemelerimizde seçmenin büyük çoğunluğunun yakın zamana kadar çok açık biçimde ‘cumhurbaşkanı kim olsun?’ diye soru yöneltildiğinde yaklaşık yarısının kanaatinin olmadığını tespit ettik. Yakın zamana kadar cumhurbaşkanlığı toplumun elitlerinin ilgisinde olan bir konu idi. Son bir iki haftadır halkın ilgisi biraz daha arttı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özer SENCAR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genellikle gerek iktidar partisinin mensuplarından gerekse diğer çevrelerde Tayyip Erdoğan Çankaya’ya çıkarsa iktidar partisinin oyunun azalacağına dair bir endişe ve korku var ve bu üst kurullarda değişik yerlerde dile getiriliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nuran YILDIZ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdoğan cumhurbaşkanı, Abdullah Gül başbakan olursa Ak Partinin çok uzun ömürlü olacağını düşünmüyorum biliyorsunuz. ANAP da kurulduktan bir süre sonra Özal altını çizerek demişti ki ‘biz bir ideoloji partisi değiliz ve dolayısı ile dört eğilimi içimizde çok rahat barındırırız’ demişti.AK partiye dönüyoruz Özal Anap ı böyle tanımlamış olmasına rağmen AK partide böyle bir tanım söz konusu değil kuruluş aşamasından itibaren ak parti bir lider partisi etiketini taşıdı. Zaten böyle gelişti partinin kuruluşundan şu ana kadar ki gidişinden bu söz konusuydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Parti tabanında, örgütlerinde, Meclis Grubunda, MKYK’sında “Kim aday olmalı?” sorusu epey konuşuldu. Başbakan Tayyip Erdoğan bakanlarla konuyu teke tek görüştü. Son olarak seçmen konumundaki insanlar ve esnafla da konuştuğunu hepimiz gördük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kamuoyu araştırması yapanlar yanında kamuoyuna yazı ve konuşmalarıyla yön verenlerin görüşleri de Ak Parti’nin aday belirleme sürecinde dikkate alındı. Görüşlerine itibar edilenler yalnızca Ak Parti çizgisinde düşünenler değildi; farklı biçimde düşünenlerin görüşlerine de kulak. Süreçte yaşanan olaylar bazı kanaat önderlerinin görüşlerini yeniden gözden geçirmesine de sebep olabiliyor, onların yeni kanaatleri Ak Parti yönetimini de etkiliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mustafa KARAALİOĞLU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül arasındaki ilişkiler nasıl olacaktır.Hangisinin cumhurbaşkanı adayı olacağı hangisin partinin başında kalacağı sorusuna bağlı olarak bu çok merek edildi hatta şu da umut edildi.Açıkçası bazı çevreler tarafından bu düzen bir defa bozulursa birinden biri cumhurbaşkanı öteki başbakan yada bir pozisyon kayması yaşanırsa yada her ikisinden birini tatmin etmeyen bir sonuç ortaya çıkarsa a ralarındaki ilişki parti için problem haline gelebilir analizi yapıldı.Kimileri bunu samimiyetle kimileri beklenti olarak ortaya koydular.Şöyle bir tablo çok ben duydum açıkçası bu süre zarfında Ak partinin bütün diğer partiler gibi demokrat parti gibi Özal’ın partisi gibi geçmişte (17:49)Demirel’in tek parti iktidarında olduğu gibi ikinci seçimlerde mutlaka oy kaybeder bu fiks analiz olarak söylendi ikinciside bunun da doğal bir sonucu olarak aynı zamanda önce saydığımız pozisyon kaymalarınında doğal doğal bir sonucu olarak Erdoğan ile gül arasında tanımladığımız şekli ile bir kriz çıkar hep böyle olmuştur dendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ergun BABAHAN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim kişisel kanım Abdullah Gül ile Tayyip Erdoğan arasında Türk siyasetinde pek eşi görülmemiş bir dayanışma ve bir arkadaşlık ilişkisi olduğu yönünde çok eskiye dayanan bir ilişkileri varmı emin değilim ama Ak partinin kuruluş yıllarından itibaren çok omuz omuza çok yan yana çalıştıkalarını liderliğin bile bir ciddi sorun haline gelmeden yola devam ettiklerini biliyorum.Aynı iş birliğini başbakanlığın devri sırasında da gördük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nuray MERT&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben o zamandan itibaren Erdoğan nın cumhurbaşkanı olmaması gerektiğini Türkiye için iyi olanın Erdoğan nın cumhurbaşkanı olamaması gerektiğini söylüyor idim.Öyle bir süreç yaşandı ki şimdi bunu söylüyor olmaktan hafif bir pişmanlık duyuyorum açıkçası çünkü muhalefet bu söylemi o kadar tuhaf gerekçelere dayandırdı ki ve o kadar karanlık bir tablo ortaya çıkardı ki.Benim gerekçem şu idi; zaten hali hazırda bir tek parti iktidarından bahsediyor Türkiye’nin istikrarı açısından bu iyidir deniyor benim açımdan bana sorarsanız Türkiye de sürekli bir temsil krizi yaşıyoruz ve bu tek parti iktidarına da bu temsil krizi bir miktar yansıyor.Ama bunu tartışmam şu an ki hükümetin bir temsili hükümet olamadığını Ak parti hükümetinin sorunu olduğunu kesinlikle düşünmüyorum seçimlere hangi koşullar da girildi ise sonuçlarına katlanılır.ve de bu şekilde demokratik çerçeve içerisinde bu süreç işler fakat şimdi 52:26 hal böyle iken zaten tek parti hükümeti Türkiye gibi&lt;br /&gt;Asgari mutabakatları hala sorun olan bir ülkede birde cumhur başkanının aynı heyet den olması sorun yaratır diye düşündüm.&lt;br /&gt;…..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanlığının ben bir yıldır zor olacağını değil mahsurlu olacağını&lt;br /&gt;Mahsurlu olacağı durumda da mevcut muhalefet dilinin gerekçeleri ile değil benim açıkladığım nedenlerle 55:27 aynı siyasal çizgiden birisi cumhurbaşkanı olmuştur ve bu ülkede ciddi gerilim yaratır diye düşünüyorum askeri darbeden filan bahsetmiyorum ama bu ülkede tek sorun askeri darbe olması veya olmaması değildir taktir edersiniz ki başka türden gerilimler olabilir toplumsal barış perspektifinden dikkate almamız gereken bir durum diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyet tarihinin, bilimsel araştırmalara dayanan, kamuoyu eğilimlerinin hesaba katıldığı ilk cumhurbaşkanı adayı belirleme sürecini yaşadığımızdan emin olabilirsiniz. Meclis’te çoğunluğa sahip Ak Parti’nin tabanı ile örgütünün nabzı da sık sık ölçüldü. Bu süreç içerisinde Ak Parti yönetimi yanlış bir adım atmama gayretindeydi hep. Ak Parti öndegelenleri aslında televizyon programlarına, tartışmalarına katılmakta pek istekli davranmazlar, çoktan beridir ilk kez, cumhurbaşkanı adayını belirleme süreci içerisinde, Ak Parti yöneticilerinin televizyon ekranlarında boy gösterdikleri görüldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendileri katılmasalar bile, Ak Parti liderlerinin televizyon tartışmalarını dikkatle izledikleri biliniyor. Seçecekleri aday konusunda bazı muhalefet partisi liderleriyle görüştü Ak Partili yöneticiler; CHP lideriyle görüşmemelerinin sebebini onun kamuoyuna açıkladığı ters görüşleri olduğunu bildirdiler. Buna rağmen, CHP’lilerin kamuoyuna açıklanan veya ekrana yansıyan görüşlerini dikkatle not ettiler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F KORU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu süreç içerisinde beni en çok şaşırtan anamuhalefet partisi CHP’nin ve özellikle Genel Başkan Deniz Baykal’ın tavrı oldu. Cumhurbaşkanlığı adaylık süreci başladığı sırada CHP’nin oy grafiği yukarıya doğru bir kıpırdanma halindeydi. Kamuoyunun CHP’den günün hassasiyetine uygun bir biçimde yatıştırıcı bir rol oynamasını beklediği belliydi… Ak Parti’nin 3 Kasım 2002 seçiminden birinci parti olarak çıkmasının ardından, siyasî yasaklı olduğu için Meclis’e giremeyen, milletvekili olamadığı için başbakanlık görevini üstlenemeyen Tayyip Erdoğan’ın önünü CHP lideri Deniz Baykal açmıştı. Bir ufak yasa değişikliğiyle siyasi yasağı kaldırılan Tayyip Erdoğan, istifa eden bir milletvekilinin yerine ara seçime girdi, kazandı ve başbakanlığı öyle devraldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kamuoyunun, Deniz Baykal’dan, cumhurbaşkanlığı sürecinde, korku ve endişelerin hüküm sürdüğü bir ortamda, yatıştırıcı bir rol üstlenmesini beklediği o kadar belliydi ki…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deniz Baykal bunu yapmadı, tam tersi bir tavır takınıp daha sürecin ilk gününden itibaren, “Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı olmayacak” keskinliğinde açıklamalar yaptı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DENİZ BAYKAL&lt;br /&gt;(A Hakan programından ilgili bölüm buraya alınacak):&lt;br /&gt;Mealen: “Tayyip Erdoğan, Çankaya’ya çıkma… Çıkmazsan, korktu kaçtı demem, bunu neden yaptığını seninle birlikte halka anlatırım…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F KORU:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce partisinin grup toplantısında da seslendirdiği bu görüşü duyduğunuzda siz ne anlamıştınız? Benim bu çıkıştan anladığım da sizin anladığınızdan farklı değil. Deniz Baykal, CHP lideri olarak, aylar boyu sürdürdüğü “Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı olmasın” kampanyasının sonuna gelmiş… Tayyip Bey aday olmazsa, kampanyasının başarılı olduğunu ilân edecek ve Ak Parti’nin göstereceği başka adaya razı olacak… Tabii aday makul biri olmak şartıyla…&lt;br /&gt;İyi de, “Ak Parti’den birini Çankaya’ya lâyık görmen gerekse, o kişi kim olabilir?” diye sorulsa 354 kişilik Ak Parti grubundan kimi seçerdi Deniz Baykal? Öyleyse, Tayyip Erdoğan “Adayımız Abdullah Gül” dediğinde neden CHP memnun olmadı? Neden Deniz Baykal Tayyip Erdoğan’a karşı sürdürdüğü sert kampanyayı, adı aday olarak açıklandıktan sonra, ayniyle Abdullah Gül’e de reva görüyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belli etmese ve sorulduğunda yöneticileri inkâr etseler bile, kamuoyu araştırmalarına CHP de önem veriyor. Aday belirleme sürecinde CHP’nin muhtemel oyları bir aşağı bir yukarı oynayıp durdu. CHP’ye bu hizmeti veren şirketler ve araştırmacılar “Ortamı biraz daha ger, biraz daha ger” tavsiyesinde bulunmuşa benziyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özer SENCAR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sayın genel kurmay başkanının konuşmasını yaptığının ertesi günü alana çıktık ve Perşembe günü ayın 20 sinde alan çalışmasını bitirdik ve bu raporu yeni çıkardık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;….&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu son araştırmamızda bize ilginç gelen bir değişiklik vardı; yılbaşından bu yana muhalefet partisi CHP’nin oylarında düzenli bir azalma görülüyordu. 14.2 den 12.9 kadar düşmüştü. Bu son araştırmamızda CHP’nin oyu tekrar 14.2 ye yükseldi. Yani son araştırmamızda CHP’in oyu tekrar eski seviyesine yükseldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F KORU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne dersiniz, adayın açıklanması üzerine sıcağı sıcağına verdiği, her yöne çekilebilecek hem nalına hem mıhına tepkiden sonra, CHP lideri Deniz Baykal, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olmaması için de sert bir kampanya sürdürür mü?&lt;br /&gt;Cumhurbaşkanı seçim turları yarın başlayacak ve CHP lideri partili milletvekillerinin oturumlara katılmayacağını açıklamakta elini çabuk tuttu. İlk oturumda 367 milletvekili Meclis’te bulunmazsa hukuk mühendisliği yoluna başvurulacak. Vaktiyle önemsiz saydığı “En az 367 milletvekili hazır bulunmadan Meclis seçime geçemez” görüşüne itibar etmek niyetinde CHP. Deniz Baykal ve arkadaşları konuyu Anayasa Mahkemesine götürecekler…&lt;br /&gt;Sonra? Sonrası kriz demek…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk gün yapılacak oturuma 367 milletvekili katılmaz, CHP Anayasa Mahkemesine başvurur, Anayasa Mahkemesi de CHP’yi haklı bulursa… Eşyalarını yeni evine taşıyan Ahmet Necdet Sezer, görevi otomatik uzayacağı için, taşınmayı durdurur… İki ay içerisinde seçim zorunlu hale gelir… Meclis’e milletvekillerini göndermeyerek krize yol açan partiler kendi elleriyle sebep oldukları krizden kârlı mı çıkarlar, yoksa zararlı mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünden söyleyebileceğim şu: Partiler CHP’nin uyguladığı kriz politikasını sonuna kadar götürür ve cumhurbaşkanlığı seçiminden erken seçimi zorlayacak bir kriz doğururlarsa, herkesin deneyimsiz çaylaklar gözüyle baktığı Ak Parti liderlerinin politik ustalıklarına şapka çıkarmam gerekecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden mi? Etrafınıza bir bakın, kriz isteyen, hele Abdullah Gül cumhurbaşkanı olamasın diye kriz çıksın ve hemen seçime gidilsin beklentisinde tek bir kişi var mı acaba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;PROGRAMIN GİRİŞİNDEKİ GÖRÜNTÜLERİN TEKRARI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhurbaşkanlığı seçiminde Ak Parti’nin uyguladığı taktikler…&lt;br /&gt;Başbakan Tayyip Erdoğan’ın bir aday olacağına bir olmayacağına çekilen açıklamaları, medya mensuplarıyla, balıkçılarla konuşurken söyledikleri…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Medyada çıkan yanlış haberler&lt;br /&gt;Habertürk’ün “Vecdi Gönül aday” flaş haberi, oraya katılıp görüş açıklayan ünlü gazeteciler resm-i geçidi… Herbirinden birer cümle…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazetelerde çıkan sanki doğruymuş gibi sunulan değerlendirme yazıları (A Hakan’ın Nimet Çubukçu, Hürriyet’in 24 Nisan günlü “Ya Vecdi Gönül, ya Beşir Atalay başlığı, vs.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Abdullah Gül’ün aday olduğunu açıkladığı konuşması…&lt;br /&gt;……….&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F KORU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin daha önceki cumhurbaşkanlarını seçmesi de zor şartlarda gerçekleşmişti. Güçlü partilerin liderleri, cumhurbaşkanı belirleme sürecinde, o koltuğu kimselere bırakmadılar. 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti’nin genel başkanı Celal Bayar yol arkadaşlarına “Cumhurbaşkanı olayım mı?” diye sormadı bile, oldu.&lt;br /&gt;Turgut Özal, Meclis’te çoğunluğa sahip ANAP’ın lideri olarak Kenan Evren’in yerine hiç tereddütsüz kendini aday gösterdi.&lt;br /&gt;Süleyman Demirel, yüzde 27 oyla koalisyona girmiş Doğru Yol Partisi’nin lideriydi; ortağı Erdal İnönü’nün desteğiyle, Çankaya Köşkü’ne kendisini çıkardı…&lt;br /&gt;Çankaya koltuğu uğruna darbeler yapılmış, darbe girişimlerinde bulunulmuş bir ülke burası…&lt;br /&gt;İlk kez bir başbakan, partisi Meclis’te sayısal çoğunluğa sahip olmasına ve zorlasa kendisini seçtirebilecek konumda bulunmasına rağmen, cumhurbaşkanlığı koltuğunu bir başkasına teklif etme özverisini gösterdi. Süleyman Demirel’in, Kenan Evren’in “Kaçırır mı hiç kaçırmaz, Tayyip Erdoğan mutlaka aday olur” dediklerini hatırlayın lütfen…&lt;br /&gt;Turgut Özal’a “Çıkarsan, seni onursuzca indiririz” tehdidini savuran Deniz Baykal ise aynı sert tavrını bugün de sürdürüyor.&lt;br /&gt;“Neden acaba?” diye soracağım, ama galiba bu sorunun cevabını hepimiz biliyoruz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2532019054468366200-9207226033474444069?l=yazmaz2007.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yazmaz2007.blogspot.com/feeds/9207226033474444069/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2532019054468366200&amp;postID=9207226033474444069' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2532019054468366200/posts/default/9207226033474444069'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2532019054468366200/posts/default/9207226033474444069'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yazmaz2007.blogspot.com/2007/05/acaba-3-ak-partinin-aday-abdullah-gl.html' title='ACABA 2: Ak Parti&apos;nin Adayı Abdullah Gül 42607'/><author><name>Fehmi Koru</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10191144393489317775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://www.tahapinar.com/images/fehmikoru.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2532019054468366200.post-3308683478829774222</id><published>2007-05-13T18:16:00.000+03:00</published><updated>2007-05-13T18:18:05.811+03:00</updated><title type='text'>ACABA 3: Türkiye'de Asker-Sivil İlişkileri 50307</title><content type='html'>ACABA 3&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YAYIN TARİHİ 3 MAYIS 2007&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KONU: TÜRKİYE’DE ASKER-SİVİL İLİŞKİLERİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GİRİŞ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhurbaşkanı seçimi ilk tur oylamasından görüntüler…&lt;br /&gt;Genelkurmay’ın gece açıklaması internet sitesi görüntüsü…&lt;br /&gt;M Ağar ve E Mumcu'nun basın toplantılarından görüntüler…&lt;br /&gt;Televizyonlardan açıklama ile ilgili yorumlar…&lt;br /&gt;Çağlayan mitinginden görüntüler…&lt;br /&gt;Cemil Çiçek'in hükümet adına yaptığı açıklama…&lt;br /&gt;Abdullah Gül TRT’de gazetecilerle…&lt;br /&gt;Başbakan Tayyip Erdoğan erken seçim kararını açıklıyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F KORU:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de asker-sivil ilişkileri her zaman sorunlu olmuştur. Bunda Türkiye Cumhuriyeti’nin çoğunluğu asker kökenli Mustafa Kemal ve silâh arkadaşları tarafından kurulmuş olması kadar Askeri İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesinde Türk Silahlı Kuvvetleri’ne “Cumhuriyeti koruma ve kollama görevi” verilmesinin rolü de büyüktür. “Cumhuriyet’in tehdit altına düştüğü” iddiaları ne zaman gündeme gelse Türkiye’de bir rejim krizi mutlaka yaşanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Askerî müdahaleyle sonuçlanmış ilk diyebileceğimiz rejim krizinde darbeye muhatap edilenin, Cumhuriyet’in kurucu kadrosundan, Atatürk’ün başbakanı, ekonomi bakanı Celal Bayar olması ilk bakışta garip görünebilir. Celal Bayar’a isnat edilen suçlar arasında ‘irtica’ konusunun bulunması da, onunla birlikte Yassıada’da yargılananlar arasında üniformalı üst düzey subaylar bulunması da garip gelebilir. Garip gelmesin. Çünkü bundan daha garibi var: İki kez askerî darbeye muhatap olmuş Süleyman Demirel, çok sonraları, ülkemizin ilk ‘post-modern darbesi’ sayılan 28 Şubat sürecinin mimarı olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdullah Gül&lt;br /&gt;(Görüntü: Abdullah Gül’ün TRT’de yayınlanan ‘enine boyuna programında söylediği “Benim için esas sürpriz geçen hafta sonuydu” bölümü buraya konulabilir.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz hafta sonu cumhurbaşkanı adayı Abdullah Gül’ün ‘hayatının sürprizi’ sayacağı bir gelişme yaşandı. Cuma akşamı, neredeyse gece yarısı oluyordu ki, gazete ve televizyonların savunma muhabirleri, Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesine bir açıklama metni konulduğu konusunda uyarıldılar. Metinde bundan önceki müdahalelere de gerekçe olmuş bazı ‘irtica’ iddiaları eşliğinde şu satırlar da yer alıyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Son günlerde, Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde öne çıkan sorun, laikliğin tartışılması konusuna odaklanmış durumdadır. Bu durum, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından endişe ile izlenmektedir. Unutulmamalıdır ki, Türk Silahlı Kuvvetleri bu tartışmalarda taraftır ve laikliğin kesin savunucusudur. Ayrıca, Türk Silahlı Kuvvetleri yapılmakta olan tartışmaların ve olumsuz yöndeki yorumların kesin olarak karşısındadır, gerektiğinde tavrını ve davranışlarını açık ve net bir şekilde ortaya koyacaktır. Bundan kimsenin şüphesinin olmaması gerekir. / Türk Silahlı Kuvvetleri, bu niteliklerin korunması için kendisine kanunlarla verilmiş olan açık görevleri eksiksiz yerine getirme konusundaki sarsılmaz kararlılığını muhafaza etmektedir ve bu kararlılığa olan bağlılığı ile inancı kesindir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yabancı basına, en masumu “Türkiye bıçak sırtında” olmak üzere hiç beklenmedik yorumlar yazdıracak bir gelişmedir bu. İngiliz Times gazetesi, "Türkiye’de bir askeri darbe hiçbir zaman dışlanamaz. Böyle bir adım, ülkenin ekonomisi için bir felaket olur" der. Financial Times manşetten duyurduğu başyazısını ve iki ayrı haberi Türkiye’de yaşanan son gelişmelere ayırır. "Türkiye’nin orduya değil erken seçime ihtiyacı var" manşetiyle yayınlanan gazete, Türkiye’nin tehlikeli bir siyasi krize girdiği değerlendirmesinde bulunur ve yaşananları bir "deja-vu" olarak nitelendirir. Independent, AB ile tam üyelik müzakereleri yürüten bir ülkenin askeri bir darbenin kıyısında yürüyor olma ihtimalini "inanılmaz" olarak nitelendirir. Türkiye’de 50 yıl içinde askerin üç kez darbe yaptığı, 1997’de de İslamcı bir hükümetin sona erdirilmesine yardım ettiği ifade edilen haberde, askerin bu son tepkisinin pek çok kişi için sürpriz olduğu ifade edilir. Washington Post, askerlerin özgür seçime müdahale ettiğinden bahis açar. Fransız Le Monde gazetesi, Mustafa Kemal tarafından getirilen devlet ile din arasındaki keskin ayrımın sona erdirilmek istenmesinin krize sebep olduğunu yazar.&lt;br /&gt;Türkiye sürekli gündem üreten, gündem sıkıntısı hiç çekilmeyen bir ülkedir, ancak en sık yaşanan olay, hatta “Artık bir daha olmaz” dedirten iç ve dış şartlara sahip bugün bile “Ben buradayım ve hep burada olacağım” diye kendini hatırlatan gündem maddesi askerin siyaset alanına yansıyan görüntüsüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H. Bülent Kahraman&lt;br /&gt;Bunu hazırlayan çok önemli tarihsel koşullar var. İttihat ve terakki partisinden beri devam eden bir süreç bu. Bildiğiniz gibi jön Türklerle ordu, belli bir dönemde 1908in hemen öncesinde bütünleştiler ve ondan sonra bizim modernleşme tarihimizin – siyasi modernleşme tarihimizin en önemli unsuru tarihsel blok içinde gerçekleşmesi haline geldi. Tarihsel blok dediğimiz ordunun, bürokrasinin ve aydınların ittifakıdır ki, 1908 öncesinde çıktığını-oluştuğunu söylediğim model tamamen budur. Bu bizde 1950 ye kadar neredeyse kesintisiz bir şekilde devam eden bir süreçtir. Yani tarihsel blokun hakimiyeti altında Türkiye’de siyasi modernizm ve hatta toplumsal dönüşüm gerçekleştirilmiştir. İlk defa 1950de çevre faktörleri yani en geniş anlamıyla halk , antik Yunancasını söylemek gerekirse demos doğrudan doğruya siyasete ağırlığını koyabilme fırsatını yakalamıştır.  Onun altında yatan en önemli neden de genel oy ilkesinin kabul edilmesidir. Fakat 1960 a kadar devam eden bu halk egemenliği diyelim, 1960ta yeniden merkezin, yani tarihsel blokun iktidarı geri alma çabasıyla kaygısıyla, girişimiyle kesintiye uğramıştır. 27 mayıs ihtilali budur. Ordunun, bürokrasinin ve aydınların ittifakı altında onların temsil ettiği bu tarihsel blokun, veların oluşturduğu bu merkezin  iktidarı yeniden elde etme çabasıdır. Bu hep böyle bir tenis maçı gib devam eder. (02.54) 1960’ın adeta çevre tarafından rövanşı 1973 yılında alınır- pardon 1965 yılında alınır. 1965in, iktidarın çevreye ulaşması 1971 askeri müdahalesiyle sona erer. Tekrar 1973te çevre iktidarı ele geçirir. Bu 1980 askeri darbesiyle sona erer. 1980 den sonra çok uzun süre bu askeri müdahaleler tarihinin kesintiye uğradığını söyleyebiliriz. Bu bizi aldatmasın, bu bizim bütünüyle demokrasiye geçtiğimiz kanısını bence bizde uyandırmasın çünkü 1980 anayasası zaten toplumu apolitik bir toplum haline getiriyordu ve toplumda bir depolitizasyon sağlıyordu. Ve böyle bir toplum zaten, askerin 1980 anayasasıyla istediği forma girmiş olması demekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F KORU:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de “Ben bu filmi daha önce de görmüştüm” hissini veren askeri müdahalelerin temelinde hep aynı türden iddialar yatar. Sivil iktidarların milli davalara yeterince hassas davranmadığı bir iddiadır. “Vatanı satıyorlar” türü ithamlar bazı ağızlar tarafından dile getirilir. Siyasetçiler hırsızdır, yolsuzluk yaparlar, onlara her zaman ‘olağan şüpheli’ olarak davranılmalıdır. Halk cahildir, bu sebeple istismarcılara kolayca kanar. İstismar ise hep din konusunda olur. Darbeler öncesinde basında çizilen karikatürlerde yeşil takkeli, cüppeli kazma dişli bazı tipler, ellerinde lolipop şekeri, küçük kızlara sarkıntılık ederken resmedilir. Karikatürlerdeki küçük kız cahil halktır, yeşil takkeli cüppeli çirkin kişi ise din istismarcısı…&lt;br /&gt;İrtica suçlaması iktidarlara karşı en sık kullanılan ithamların başında gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadettin Bilgiç&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada mühim olan nokta şu 1950 seçimlerinde demokrat parti yargı yönetim ve denetiminde Yapılan seçimde halk partisinin getirdiği kanunla %91 iştirakin %53 ünü almak suretiyle tek  parti iktidarı olmuştur.Bu dönem içersinde demokrat partinin yapmış olduğu tek şey onu da Tek başına ne kendisi yapmadı imam hatip liselerinin açılmasınıda ona bağlarlar aslında İmam hatip liseleri 1948 senesinde Şemsettin Günaltay ‘ın başbakanlığı zamanında açılmıştır.Demokrat partide ihtiyaca binaen bunların çoğalmasına mani olmamıştır.Ezanın bugünkü şekli ile okunmasına gelincede tek başına demokrat parti değil halk partisinin de iştiraki ile meclislerden geçmiştir.Bilahere ezanın bugünkü şekli ile okunmasına eski şekli ile Okunmasına bu defa irtica damgası vurularak demokrat parti o andan itibaren irticai davranıyor damgası ile damgalanmaya başlamıştır.Demokrat partinin genel başkanlığında 50 Seçimlerinde cumhurbaşkanı seçilen sayın rahmetli Celal Bayar o zaman zaten Atatürk’ün başbakanıdır.Ve Atatürk ve Atatürk’ün ilkelerine fevkalade bağlı olan insanlardan birisi ve onların bunun dışında herhangi bir davranışa girmeleri mümkün değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F KORU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de rejim krizi yaşanmaya başladığında çok ilginç bir gelişme hemen fark edilir. Eskiden yalnızca gazeteler vardı ve meslek adı olarak basın genel başlığı kullanılırdı. Bugün sayısız televizyon kanalı ve radyo istasyonuyla yüzlerce dergi de eklendiği için artık medya diyoruz.  Fark edilen, rejim krizlerine gidilen süreçte medyanın davranış tarzıdır. Manşetler gerçeklerle ilgisiz vahim iddiaları yaygınlaştırmak için uluorta kullanılır, yorumlarda gerçekler ile yalanlar birbirine karıştırılır. Gözlerinizi kapasanız kulaklarınıza çarpan, gazete okumasanız ekrandan evinize konuk gelen medya organları, hep aynı çarpıtılmış gerçeği tekrar edip durur. Sonunda pes eder, yazılanların ve gösterilenlerin doğruluğuna sizler de inanmaya başlarsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;27 Mayıs 1960 ihtilali öncesinde, darbeye hazırlananlar, Harbiye öğrencilerinin kıyma makinelerinden geçirildiğine inandırılmışlardı. Halk ise Celal Bayar’ın -o zamana göre bayağı büyük bir miktar olan- 103 milyon lirası olduğuna, devlete getirilen hediyeleri zimmetine geçirdiğine ikna edilmişti. Demokrat Parti kadrosu tazı davasından da, bebek davasından da yargılandı ve kalıcı izler bırakmış bütün iddiaların yalan olduğu Yassıada’da meydana çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yavuz Onursal&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;27 mayısın başlangıcı olan 28 nisan filan gençlik hareketleri yine aynı şekilde darbe teşvikçiliği yapmaktadır. Darbelerden sonra ne olur. Türkiye de 27 mayısta halkın oyuyla gelmiş bir iktidar gizli polisi yok, rahmetli Menderesin bir tek koruması vardı. Bir tek koruması ile gezerdi, gizli polisi yok gizli ordusu yok. (01.28) halkın oyuyla gelmiş ve seçime gidecekti ama buna müsaade etmediler. Ondan sonra ne oldu. Türkiyede bir bakın şöyle 27 mayıstan sonra 22 şubatta 21 mayısta cunta hareketleri ondan sonra 30 bin gencin sağda ve solda ölümü, genç insanların hangi ideolojiden olursa olsun öldürülmesi, hepsi aydınların işkenceleri hep bu ihtilallerle neredeyse neredeyse bir iç savaşa gidecek şekilde 12 eylüle geldik.&lt;br /&gt;….&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye de 50-60 zamanında Marksistler açıkça ortaya çıkamdıkları için CHPnin içinde odaklandılar. Ve o CHPnin içinde maalesef kemalizmi alet edip esasında bir Marksist devrim yapmak istiyorlardı. Zaten 12 marttan önce 9 marttaki ihtilal teşebbüsü Doğan Avcıoğullarının yönetiminde yapabilselerdi sosyalist bir cumhuriyet geliyordu. Doğan Avcıoğulları da İlhan Selçuk, hepsi bunlar CHPnin içinde 60 öncesi odaklanmış insanlardı. Bunlar sonra ayrıldılar. İP ve devrim gazetesine geldiler. Hatta ondan sonra sayın rahmetli Ecevit de bunu fark ettiği için ortanın solu ve reddi miras yaptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadettin Bilgiç&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;demokrat partinin de irtica ile uzak yakın alakası yoktur.(08.50) Ama nedense bunları söylemekle ve tahrik etmekle fayda umulduğu için bunlar yapılmıştır.(08.54)    (10.55) 27 mayıs 1960 askeri müdahalesi gerek basının sol basının gerekse efendim halk partisinin devamlı şartlı? Telkinleri ile meydana gelmiş bir harekettir. Zaten Türkiye de maalesef aydınlarımız (10.22) seçim neticelerini bir türlü benimseyememişlerdir. Kırsal kesimin cahillerin oyları kandırılarak ellerinden alındı gibi iddialar ortaya atılmıştır. Nedense kendileri bunu bir türlü içlerine sindirememişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok acılar da çekildi. Türkiye’de askeri müdahaleler belli bir rutini izliyor. Önce aslı-astarı olsun olmasın bir dizi şikayet seslendirilip yaygınlaştırılıyor. Sonra halkın kendine ve yönetenlere güven duygusu asgariye indiriliyor. “Biri gelsin bizi kurtarsın da kim olursa olsun” beklentisi herkesi sarıyor. Ardından beklenen olunca kişisel hakları kullanılamaz hale getiren uygulamalar başlıyor ve yığınla mağdur ortaya çıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yavuz Onursal&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok üzüntü ile seyrediyorum ki biz 68 kuşağıyız bu sıkıntıları yaşayıp geldik ben 12 yaşında bir idam mahkumunun oğlu olarak hayatdaydım yassıada mahmelerinden sonra babam dört buçuk sene hapis yattı babam ve arkadaşları o zaman o dönemde biz Türkiyede neler olduğunu gördük ondan sonra diğer kanatlarda gördü Türkiyede hakkını vermek lazım sol düşünen insanlarda cezaevlerine girdiler işkencelerden geçtiler Türkiye bunları yaşadı o dönem bir soğuk savaş dönemiydi bizim bugünkü anladığımız demokrasi ABD bile yoktu siyah beyaz meselesi hala 67 lerde 68 lerde vardı Fransada Degaul’ün gelişi 58 de bir darbe gibiydi soğuk savaşın başka bir atmosferi vardı ama şimdi duvarların yıkıldığı  demokrasinin bukadar artık bir din haline geldiği yeni bir asırda hala bizim muhtıraları darbeleri düşünmemiz fevkalade beni üzüntüye sevk ediyor.08:30 ve  maalesef bir şeyide üzüntüyle tespit ediyorum bir zamanlar darbelere maruz kalmış insanların neredeyse darbe çığırtkanlığı yapmasınıda bir demokrat olarak fevkalade ayıplıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk siyasi hayatının bir değişik yönü de kurallarının çok sık değişmesidir ve önemli değişikliklerin hemen hepsi askerî müdahaleler sonrasında oluşan havada gerçekleştirilmiştir. 27 Mayısçılar ve 12 Eylülcüler, danışma meclisleri kurarak Atatürk’ün yazdığı anayasayı bir tarafa bırakıp yeni birer anayasa yazdırdılar. Seçim ve siyasi partiler yasalarını kendi istedikleri biçimde oluşturdular. Millet Meclisi’nde “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ibaresi varlığını sürdürdü, ama anayasada bu ibareye konulan eklerle egemenlik bürokrasiyle paylaştırıldı. Daha da önemlisi, sandıktan hep birbirine benzeyen iktidarlar çıkıyor diye, seçim sistemleriyle oynandı da oynandı. Neredeyse her seçime farklı bir sistemle gidilmesi uygulamasını ilk başlatan askeri yönetimlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadettin Bilgiç&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1963 mahalli idareler seçimlerinde APnin oyu %34den %45,7 ye çıkınca bu defa senato seçimleri ertelenmiş idi. Ertelenen senato seçimlerine giderken bu defa senato seçimleri ekseri sisteminden barajsız nispi temsile çevrildi. Mahalli idareler genel seçimlerinde adalet partisinin %45,8 oy aldığı görülünce bu defa bu kanunda tadilat yapıldı. Senato seçimlerine 1964 te gidiyorduk (18.56) o zaman da Allah rahmet eylesin kurucu genel başkanımız olan Ragıp gümüşpala paşa 6 haziranda oy kullanılacak 4 haziranı 5 hazirana bağlayan gece vefat etti. Onun üzerine kimin genel başkan olacağı belli değil. Seçimde iktidarın kaderini tayin etmek kısmi cumhuriyet senatosu seçimi olmasına rağmen adalet partisinin oyları %50,9 çıktı. Bu defa milletvekili seçim kanununu derhal değiştirdiler. Barajlı nispi temsilden milli bakiye sistemi seçim kanununa çevirdiler ki %50 nin üzerinde oy almayan siyasi parti iktidarı yapamıyordu. Adalet partisi bu arada beş altı ay kadar genel başkalığı vekaleten idare ettik. Kongreye gidildi. Kongrede de sayın Demirel genel başkan seçildiğinde ikimiz de rekabet ettik. (20.17) ben gerçi demirelin genel başkanlığından sonra parti içerisinde genel başkanlık divanında genel başkan yardımcılıklarında görev almadım. Almamış olmama rağmen 1969a kadar sadece ulaştırma bakanı oldum. 1977de 65 seçimlerinde olmadım. 65 seçimlerinde bu defa ap %52.9 oy alarak iktidar oldu. Tek parti iktidarı oldu. Fakat tabi şimdiki gibi Türkiye genelinde baraj olmadığı için ve %1-2 civarında oy alan siyasi partiler de mecliste temsil edilebildiği için (21.22) adalet partisinin karşısında yani bir iktidar 5 tane muhalefet partisi vardı. 69 seçimlerine gidildi. Bu defa ap nin oyları %46,8e düştü. Seçim kanunlarında değişiklik yapıldı 68 senesinde. Ap 1961 de uygulanan seçim kanununu yeniden meriyete koydu. (21.56) bu defa anayasa mahkemesi bu seçim kanununu anayasaya aykırı kabul ederek tuttu anayasaya aykırı olan barajsız nispi temsili benimsetti. 69 seçimleri barajlı nispi temsille değil  barajsız nispi temsille yapılabildi. Fakat tabi oy sayısında düşmeye rağmen milletvekili sayısında artma oldu. 257 milletvekili çıkartabildi parti. Seçimler bu şekilde tevari etti gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F KORU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O kadar eski bir geçmişe takılıp kalmayalım. Bütün dünyada olduğu gibi bizde de kanlı darbeler tarihe karıştı. Artık idareye el konulup sivillerin koltuğuna askerlerin veya emirlerini askerden almaya alışmış hep aynı sivillerin oturduğu yönetimlerin işbaşına getirilmesi dönemi kapandı. Daha farklı oluyor müdahaleler, askerin sivile karışması daha sofistike bir usulle yaşanıyor. Bu işin adı bile daha gizemli artık; ‘post-modern darbe’ deniliyor gerçekleşene... Önce bir yapılacaklar listesi çıkarılıp o listede yer alan konulara hiç sempati duymayan iktidardaki siyasilerin önüne konuluyor; kendilerine dikte edileni yapmaya koyulurlarsa kendileriyle alay ediliyor, dayatmaya direnirlerse üzerlerinde ölümcül bir baskı uygulanıyor… Ta ki koltuklarını terk edene kadar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hasan Bülent Kahraman&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;28 şubat müdahalesi bence ilginç bir müdahaleydi. Çünkü ilk defa ordunun sivillerle, bana kalırsa yeniden bürokrasiyle işbirliği yapması sonunda ortaya çıktı. 28 şubatta ordu, evet milli güvenlik kurulunda mevcut yürütmeyi, o dönemin yürütmesini sıkıştırdı ama 28 şubatın asıl mimarı olarak dönemin cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’i görmek gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Talihin bir cilvesi saymamız gerekebilir. 12 Mart ve 12 Eylül askerî müdahalelerinde başbakanlık koltuğunda oturan Süleyman Demirel, 28 Şubat döneminde artık cumhurbaşkanıydı ve askeri müdahaleyi o yönlendirdi. Bugün de siyasi ortamın ısınmasında, cumhurbaşkanı seçiminde, DYP ile ANAP’ın, kendi kuruluş felsefelerine taban tabana zıt bir tutum takınma noktasına getirilmesinde yine Süleyman Demirel’in rol oynadığını iddia edenler çıkabiliyor. Nereden nereye?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her olağanüstülükte farklı roller üstlenen bir siyasi kadro da CHP’dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hasan Bülent Kahraman&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bu tarihin içine Cumhuriyet Halk Partisi nerde duruyor: benim çeşitli kitaplarımda incelediğim en önemli unsurlardan birisi budur. CHP aslında, ittihat ve terakki içindeki muhalefet kadrolarının oluşturduğu bir siyasi örgüttür. (06.28) ama hiç şüphesiz Mustafa Kemalin önderliğinde, ismet paşanın aynı şekilde önderliğinde devam eden bu hareket ittihat ve terakki partisinin oluşturduğu siyasi modelin siyasi kanadını temsil ediyordu ve orduyla arasında daima kopmaz bir bağ vardı. Ya bir anlamda şunu söylemek mümkün, CHP aslında tarihsel blokun siyasal örgütüydü. Ve bu nedenle çok uzun süre 1973e kadar  CHP ile ordu arasında adeta kopmaz, bütünlüklü bir ilişkiden söz etmek mümkün. 1973-77 belki 1980e kadar gelen dönemde bu bağ zayıfladı, çünkü 1971den itibaren CHP nin liderliğe hazırlanan kadroları ki; başını Bülent Ecevit çekmekteydi- ordunun geliştirdiği 1971 askeri muhtırasının doğrudan doğruya kendilerine karşı verildiğini söyleyerek ve bunun toplumdaki sol açılımları engellemeye yönelik bir girişim olduğunu ileri sürerek muhtıraya karşı çıktılar ve CHPnin ondan sonra yapılan 1973 seçimlerine merkezin değil çevrenin bir partisi olarak soktular. CHP de buradan tarihsel başarılarını, başarısını elde ederek çıktı. Bu 1977de de tekrarlandı. CHP nin yeniden açılmasından sonra ve özellikle Uğur  Mumcu’nun öldürülmesinden sonra, ben o dönemin içinde yaşayarak da izleme, gözlemleme olanağını buldum – CHP yeniden kendisini klasik tezleriyle özdeşleştirdi. Yani klasik “altı ok” değerleriyle , “altı ok” kavramlarıyla kendisini özdeşleştirdi ve sadece laikliğe vurgu yapan bir cumhuriyet tanımını  orduyla bütünleşerek kabul etti. O nedenle bugünkü muhtıranın hazırlanmasında etkisi, katkısı doğrudan, noktasal olarak nedir onu bilemem belki de yoktur ama (08.35) bu cumhuriyet halk partisinin uzun bir süredir orduyla dirsek teması içinde, en azından ideolojik bir yakınlaşma bir temas, bir benzerlik, özdeşlik içinde bir muhalefet yürüttüğünü söylememize imkan veriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerekçeler makul değil ya, bir an için askeri müdahalelerin makul gerekçelerle yapıldığını kabul etsek de nihai gerçek değişmiyor: Her askeri darbe ülkeyi çağdaşlık yarışından koparıyor, biraz daha geriye götürüyor, dış müdahalelere açık hale getiriyor, insanları da daha fakirleştiriyor… Hep bilinen bir öyküdür ve şimdilerde gösterime giren Zincirbozan filminin de ana temasıdır: Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönme arzusu bunu milli çıkarlarına aykırı gören Türkiye tarafından engelleniyordu; sivillerin milli çıkarları koruyamadığı iddiasıyla yönetime el koyan askerlerin ilk yaptığı, kendilerine ‘yeşil ışık’ yakan Washington’u mutlu etmek için Yunanistan vetosunu kaldırmak oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F KORU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii, hemen bütün askeri müdahalelerin ardında ekonomik sebepler, yine hemen hepsinde dış faktörler de bulunuyor. Türkiye’yi kurtarma iddiasındaki kadrolar idareye el koyma girişimini yabancı başkentlerin onayını alarak gerçekleştiriyorlar… Bu durum sizde de bir yerli yapım melodram duygusu uyandırmıyor mu? Evin nazlı kızı çevredeki kötü bakışlardan korunur eski Türk filmlerinde, ancak kötü niyetli zengin bir yabancıya karşı korumasızdır genç kız. Siyasi hayatımızda da benzer motifler derhal fark ediliyor.&lt;br /&gt;Türkiye’nin siyasî tarihine eğilince insanı hafakanlar basıyor, içine daral geliyor. 80 küsur yıllık Cumhuriyet tarihimizde olağanüstü saydığımız durumlar acaba olağan dönemler olmasın? Demokrasinin bütün kurum ve kurallarıyla işlediği kısa yıllar da çöl ortasındaki istisnai vahalara benzetilebilir. Ne zaman gözümüz gönlümüz açılsa, rahat nefes almaya başlasak, kendimize güvenimiz gelse, sanki birilerinin hayat tarzına müdahale varmış gibi, “Türkiye laiktir, laik kalacak” avazeleri eşliğinde ortalık karışır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdullah Gül&lt;br /&gt;(Buraya TRT’de yayınlanan mülakattan “Biz kimin hayat tarzına müdahale ettik” bölümü alınmalı).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün iktidarda farklı bir parti var. Ak Parti’yi kuranlar yakın siyasi tarihimizin girift ayrıntılarına vakıf bir kadro. Geçmişte nelerin neden yaşandığını biliyor ve ona göre davranmaya çalışıyorlar. İktidarlarının ilk beş yılında önceliği ülkede istikrarı yerleştirmeye ve o yolla ekonomik kalkınmayı gerçekleştirmeye verdikleri fark ediliyor. Parti tabanının sosyal, siyasal ve ekonomik hayatta daha belirgin roller üstlenmeye niyetli hatta kararlı olduğu da görülüyor. Bütün bunları çağdaşlık çizgisinde kalarak gerçekleştirmeye çalışıyor Ak Parti. Geçmiş müdahalelerde, darbeciler neden şikâyet ettiler ve neyi gerekçe gösterdilerse, iktidardaki politikacılar o şikâyetler ve gerekçelerin tam tersini yapıyorlar bugün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hasan Bülent Kahraman&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP dünyada ortaya çıkmış yeni kavramlarla bütünleşmeyi öngören din modernite ilişkisinde Türkiye’deki klasik tezi yineleyen yani modernleşmeyi dinin önüne geçiren, modernleşmenin dinin belli pozisyonlarını kapsayacağını varsayan, dini modernleşmenin önüne geçirmekten kaçınan bir parti olarak oluştu. Onun siyaset sosyolojisi açısından birinci özelliği bu. İkinci özelliği, AKP zamanında Demokrat  Partinin, sonra Adalet Partisinin ve sonra Anavatan Partisinin hakim olduğu, benim merkezdeki çevre diye adlandırdığım zaman zaman varoşlar diye ifade edilen, kırsal alandan kentsel alana yeni göç etmiş kitlelerin partisi oldu. (12.56) bu kitleler bence sosyolojik açıdan incelenmeyi hala gereksinen kitlelerdir. Kendi içlerinde nispi olarak, göreli olarak muhafazakardırlar, dinle belli ve somut bir ilişkileri vardır ama bu onların modernleşme yönünde herhangi bir kaygı taşıdıkları anlamına gelmez. Tam tersine bu kitleler metropolitan alanla, kentsel alanla ve moedrnleşmenin diğer imkanlarıyla çok hızlı bir biçimde (13.23) bütünleşmek ve onun nimetlerinden yararlanmak isterler. Dolayısıyla bunlar sosyolojik tabirle söylemek gerekirse yukarı doğru hareketli olan kitlelerdir ve Türkiye’de benim aktif modernleşme dediğim unsuru gerçekleştiren kitleler de aslında bunlardır. AP DP ANAP geleneği de bunu hazırlamıştır. AKP ikinci olarak bu tabanın üstünde oturur. Üçüncü ve çok önemli bir unsur AKPnin içinde yer alan ve benim “Türk Sağı ve AKP” isimli kitabında çevredeki merkez diye adlandırdığım, anadoluda yerleşik olarak devam eden muhafazakar sermaye çevreleridir. Bunlara zaman zaman Anadolu kaplanları diyoruz , zaman zaman Anadolu sermayesi diyoruz, bunlar da belki muhafazakar ama yaptıkları ticaret ve içinde bulundukları iş dünyasının diğer koşulları nedeniyle dünyayla çok hızlı biçimde eklemlenme ihtiyacını duyan bir kesim olarak ortaya çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F KORU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye bir cumhurbaşkanlığı seçimi süreci içerisinden geçiyor ve iktidardaki parti adayını üçüncü turda seçtirebilecek sayısal güce sahip. Aday gösterilen Abdullah Gül ilk turda seleflerinden daha fazla oy almayı başardı, ama seçilmeyi başaramadı. Sonra da süreci durduracak gelişmeler yaşanmaya başladı. Birbiri ardına neler oldu hep beraber gördük.&lt;br /&gt;İki hafta üst üste, önce Ankara’da sonra İstanbul’da, meydanları dolduran kalabalıklar, halkın belli bir katmanında, artık geride kaldığını sandığımız bir büyük kaygı ve endişenin korku düzeyinde yaşandığını açığa vurmuş oldu. Kadınlar Cumhuriyet’in kazanımlarının ellerinden gideceği korkusundaydı sözgelimi. Ya da kendilerini ‘farklı’ hisseden gruplar iktidar eliyle muhafazakârlaşan Türkiye’de eski hayat düzenlerinin kalmayacağından endişeliydiler. Başlangıçta hayli belirgin olan demokrasi vurgusunu iktidarın beşinci yılında belli belirsiz hale getirmiş Ak Parti’nin de muhtemelen kabahati vardı bu korkunun bütünüyle ortadan kalkmamasında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hasan Bülent Kahraman&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük hatası AKPnin bence AKPnin şimdi sokakları doldurmuş olan milyonlarca insanın dile getirdiği ifade ettiği korkuları engelleyememesidir. Bu olacak şey değil. Yani siyasetin, demin söylediğim gibi sadece çoğunluk temelinde olmadığı bir şeyi, bir partinin anlamasıyla yapması gereken , kendi dışında kalan siyasi unsurlarla belli konsensusları, uzlaşmaları yerine getirmesidir, sağlamasıdır. Öyle anlaşılıyor ki, AKP bunu sağlamakta son derece yetersiz kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yavuz Onursal&lt;br /&gt;Valla tabi hükümete ve AK partiye büyük (12.46) vazife düşüyor. Yine gayet samimiyetimle ifade etmek istiyorum erken seçim kararı mutlaka alınmalı. Zaten normali altı ay yani. Altı yedi ay kaldı. Bu insanların bir yerde gazını alır, şeyini alır, bu iyi bir şey. Ak partinin de daha merkeze gelmesinde ben fayda umuyorum. Türkiyede dikkat ederseniz %55 oy alan partiler daima bir kitle partisidir.burada değişik görüşlerin değişik renklerin olması lazımdır. Ak parti de bu rengini daha böyle fazlalaştırmakta büyük fayda var. Çünkü şu anda benim şahsi düşüncem , ak partinin alternatifleri bir koalisyonun, son beş senede yapılan bütün güzel şeyleri yıkacağı kanaatindeyim. Ama akpartinin de kendisini revize edip Türk halkının karşısına öyle çıkmasını ben faydalı görüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Giriş görüntüleri tekrarı)&lt;br /&gt;Cumhurbaşkanı seçimi ilk tur oylamasından görüntüler…&lt;br /&gt;Genelkurmay’ın gece açıklaması internet sitesi görüntüsü…&lt;br /&gt;M Ağar ve E Mumcu'nun basın toplantılarından görüntüler…&lt;br /&gt;Televizyonlardan açıklama ile ilgili yorumlar…&lt;br /&gt;Çağlayan mitinginden görüntüler…&lt;br /&gt;Cemil Çiçek'in hükümet adına yaptığı açıklama…&lt;br /&gt;Abdullah Gül TRT’de gazetecilerle…&lt;br /&gt;Başbakan Tayyip Erdoğan erken seçim kararını açıklıyor…)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F KORU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genelkurmay Başkanlığının internet sitesine koyduğu açıklama, CHP lideri Deniz Baykal’ın “Yoksa çatışma çıkar” tehdidi ve Çağlayan mitingi gölgesinde kalarak Anayasa Mahkemesi’nin verdiği son karar, cumhurbaşkanlığı seçimini imkânsız hale getirdi. İktidar partisinin aldığı kararla ülke erken seçime gidecek.&lt;br /&gt;2002 yılında da, ne olduğunu ancak bugünden geriye bakarak kestirebildiğimiz şartlarda gitmişti ülke bir erken seçime… 2002’de istenmeyen bir partiyi koalisyon hükümetinden atmak için bir kumpas kurulmuş, o partinin lideri de “Erken seçim isterim” diye tutturmuştu. Kumpasın içerisinde eski ve yeni politikacılar, medya patronları, gazeteciler vardı.&lt;br /&gt;Bugün ise erken seçimi zorlayan, CHP’nin anlaşılmaz tavrıyla Anavatan ve Doğru Yol partilerinin CHP’ye verdikleri destek oldu. Anavatan ve Doğru Yol CHP’nin peşine takılmış durumda. Bu defa da bir medya patronunun katkısından söz edenler var. Bu sonucu almak için yine gazete köşeleri kullanıldı.&lt;br /&gt;2002 yılında “Erken seçim isterim” diye tutturan parti baraja takılmıştı. Bu defa davranışlarıyla Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olmasını engelleyen ve bu yüzden erken seçimi zorunlu hale getiren ANAP ve DYP’nin hali ne olacak dersiniz?&lt;br /&gt;Seçimler demokrasilerin nefes borusudur. Kurt bulanık havayı, demokrat ise seçim havasını sever. Yapılacak seçim, bakalım bu defa kimleri tasfiye edecek, kimlerin önünü açacak? Türkiye’de askeri müdahaleler devrini bütünüyle sona erdirecek tam bir ‘kırılma seçimi’ de olabilir alelacele gittiğimiz bu seçim.&lt;br /&gt;Neden olmasın?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2532019054468366200-3308683478829774222?l=yazmaz2007.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yazmaz2007.blogspot.com/feeds/3308683478829774222/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2532019054468366200&amp;postID=3308683478829774222' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2532019054468366200/posts/default/3308683478829774222'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2532019054468366200/posts/default/3308683478829774222'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yazmaz2007.blogspot.com/2007/05/acaba-3-trkiyede-asker-sivil-ilikileri.html' title='ACABA 3: Türkiye&apos;de Asker-Sivil İlişkileri 50307'/><author><name>Fehmi Koru</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10191144393489317775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://www.tahapinar.com/images/fehmikoru.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2532019054468366200.post-6544492551166656024</id><published>2007-05-13T15:51:00.000+03:00</published><updated>2007-05-13T18:05:44.917+03:00</updated><title type='text'>ACABA 4: Darbelerde Yabancı Parmağı 51007</title><content type='html'>ACABA 4&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YAYIN TARİHİ 10 MAYIS 2007&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KONUSU: DARBELERDE YABANCI PARMAĞI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Program akışı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F KORU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kanaati ortadan kaldırmak için kaç ayrı ağzın yalanlaması gerekir?&lt;br /&gt;Türkiye’de meydana gelen siyasî sarsıntıdan sonra kamuoyunda beliren “Bu işlerin arkasında Amerika var” yargısını yanlış çıkarmak için kimbilir kaç Amerikalı yetkili konuştu şu son bir hafta içerisinde. Ankara büyükelçiliğinden bir siyasî müsteşarı gördük önce kameralar önünde. Ardından elçiliğin basın sözcüsü resmi bir açıklama yaptı. Sonra büyükelçi Ross Wilson bir haber televizyonuna çıkıp “Amerika’nın Türkiye’ye güveni var” dedi. Aynı gün, ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Washington’da gazetecilere benzer sözler sarf etti. Son açıklama Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’tan geldi; bir toplantıya katılmak üzere Şarm el-Şeyh’e giderken, Dışişleri Bakanı Rice, “Türk demokrasisine güveniyoruz” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerika’nın Türkiye’de darbe istemediğine dair bir tek “Vallahi billahi” demediği ve bunu bizzat başkan George W. Bush ağzından yapmadığı kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaldı da ne oldu? Türk kamuoyu “Amerika darbe istemiyor” noktasına geldi mi? Son gelişmelerde Amerika’nın rolü olduğuna dair yaygınlaşmış kanaat ortadan kalktı mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerika’nın başka ülkelerin işlerine burnunu sokmak, hoşuna gitmeyen rejimlerle oynamak, iradesine karşı çıkan liderleri devirmek gibi kötü bir alışkanlığı var. Bu alışkanlığın en son örneğini, bütün dünyanın şaşkın bakışları altında Irak’ta, Saddam Hüseyin’i ve rejimini değiştirmek için pahalı ve çok kanlı bir savaş açarak verdi Amerika.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, darbeler ve müdahaleler yoluyla rejim değiştirme alışkanlığı yeni değil Amerika’nın; son 100 yılın neredeyse bütünü Washington’un dünyanın bir yerlerinde kukla rejimler kurma gayretiyle geçti. Sabıka sicili bayağı zengin Amerika’nın…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerika’nın askeri darbeler ve müdahaleler merakına dair yazılmış kitaplarla koca bir kütüphane oluşturmak mümkün…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A AKAR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Darbelere baktığımızda tür tür oluyor açık olanı var kapalı olanı post modern olanı var karşı devrim denileni var kadife devrim denileni&lt;br /&gt;23:46 Örneğin 1973 salvador allandeye karşı şili ordusunun kalkıştığı darbe tipik bir kontrgerilla ve CIA operasyonudur.baştan beri şili ordusu ile kontak kurularak gizliden gizliye tezgahlanmıştır.O kadar ki işin içine o zaman ABD senatosunda da daha sonra belgeleri ile ıspatlanacağı gibi ITT denen uluslar arası şirket de girmiştir.CIA ITT üzerinden&lt;br /&gt;Şilide ki darbeyi organize etmiştir.&lt;br /&gt;24:30 Birde benim tabiri caiz ise benim sonradan çengel takılan darbeler dediğim bir ülkede bir huzursuzluk vardır şu veya bu nedenle ve işte ABD CIAsadece o değil tabi bir sürü gizli servis aslında bu oluşumu izlemiştir.Bazen nötr bazen el altından desteklemişlerdirbazen de bekle gör politikası uygulayıp darbe sonrasında darbeyi yapan kadroları etkileyerek darbelerin sonuçlarını kendilerine karşı olmamasını yada kendilerinin istediği yönde gelişmesi için bir seyir izlemesi için gene el altından küçük veya büyük irili ufaklı müdahalelerde bulunmuşlardır.&lt;br /&gt;….&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;31:58 Tarihsel olarak baktığınızda bir dönem paronaya ölçüsüne varan her darbenin arkasında ABD yi aramaya varacak kadar ki bunun haklı nedenleri var elbette boşuna oluşmuş bir dugu değil bu konuda ABD tescillenmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye siyasi hayatında son birkaç hafta içerisinde yaşanan türbülans kamuoyu tarafından neden Amerika’ya mal edildi acaba? Olayın bütün kahramanları içimizden birileri olduğu halde? Neden insanlar, sanki en ince ayrıntısına kadar her şeyi biliyorlarmış gibi, olan bitenden Amerika’yı suçluyorlar? Sadece sıradan insanlar değil, gazetelerde köşe sahipleri, Washington’da görevli gazeteciler, hatta Amerikan basını, gelişmelerde Amerika’nın parmağını arıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu değerlendirme Hürriyet gazetesinin Washington muhabiri Kasım Cindemir’e ait:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Türkiye'deki bir askeri müdahaleye karşı çıkmayanlar veya sıcak bakanlar arasında oldukça etkili ve yetkili isimler var. Elliott Abrams bunlardan biri. Elliott Abrams, Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı... Abrams, geçmişte “İran-Contra” skandalına karışmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka isim ister misiniz? David Addington. Başkan Yardımcısı Dick Cheney'nin Özel Kalem Müdürü. Cheney'nin Ulusal Güvenlik Danışmanı John Hannah. Cheney'nin Ortadoğu Danışmanı David Wurmser. Cheney'nin Özel Danışmanı Gordon Hendrickson.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beyaz Saray'daki bu isimlere, Pentagon'dan aynı derecede etkili birkaç isim daha eklenebilir. O zaman tablo çok daha net oluyor. Bu ekip, resmi kurumların dışında da çok aktif. Washington'daki düşünce kuruluşları ve medyanın içinde bu ekibe kuvvetle destek verenler bulunuyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hürriyet Washington muhabiri, haberini, aynı ekibin Amerikan yönetimi içindeki yine çok etkili bir temsilcisine ait olduğunu söylediği şu sözlerle bitiriyor: “Darbe dahil herşey AKP'den daha iyidir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F KORU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında bu hikayenin ilk faslı beş ay önce yazılmıştı. Zeyno Baran’ın haftalık Newsweek dergisinde çıkan “Türkiye’de darbe ihtimali yüzde 50” makalesiyle… Irak’a savaşı çok öncesinden planlamış Neo-Çılgınlar takımının yuvalandığı bir Amerikan araştırma kuruluşunda çalışıyor Zeyno Baran, Makalede, Amerika’ya gelen askerlerle ve kendisi Ankara’ya uğradığında görüştüğü önemli kişilerle yaptığı konuşmalardan böyle bir sonuca ulaştığını iddia ediyordu. Amerika’nın çok etkili bir dergisinde çıkan makale, bugünden geriye bakıldığında, niyetleri okuyan bir makine etkisi yapabiliyor insan üzerinde…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genelkurmayın internet sitesine konan açıklamanın sebebi neydi?&lt;br /&gt;Bir çok yorumcuya göre sebep, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı adaylığında ısrar edilmesi değil mi? Oysa Abdullah Gül’ün kendisi bile partisi tarafından aday gösterileceğini sürecin son gününe kadar bilmiyordu. Washington’da yaşayan biri, henüz ortada fol yok yumurta yokken, süreç başlamadan neredeyse beş ay önce, “Türkiye’de darbe olabilir” sonucuna nasıl varabilmişti? Yazının gerçekten birileriyle görüşülerek yazıldığını kabul edecek olursak, bu defa şu soruyu sormamız gerekiyor: “Zeyno Baran’a darbe yapılacağı izlenimini verenler, cumhurbaşkanlığı süreci başlamadan aylar önce nasıl ve neden bu kararlılığa varmışlardı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M Kaynak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortadoğu ve Latin Amerika da bir sürü darbelere muhatap olduk bunları gözlemledik. Bunların hepsinin sebebi esas itibariyle dünya politikalarından etkilenmektedir, onlar tarafından belirlenmektedir, iç dinamikleri son derece zayıftır. Daha açık bir ifadeyle, iç dinamikler sadece darbeleri gerçekleştirmek için kullanılan faktörlerdir. (16.47)şunu müşahade ediyorum, daha doğrusu benim analiz tarzım şu önce problemin ne olduğunu, dünyadaki problemin ne olduğunu ve bunun bölgemize ve ülkemize etkisinin veya başka bir ülkeye etkisinin ne olduğunu, ve bu amaca belirli çevreleri amaçlarına ulaştırmak için neler yapabilirler sorusunu soruyoruz. Bir örnek vermek gerekirse mesela Şili de allande rejimi devrilmesi karşısında bir darbe oldu. Darbenin Amerika tarafından yapıldığı son derece belli, çünkü ilginç bir biçimde şili deki alende rejimi esnasında bakır fiyatları çok düşük düzeylere indi ve oranın tek gelir kaynağı, dış döviz kaynağı olan bakırın fiyatlarının düşmesi nedeniyle halk refahı bir yana bırakın daha ciddi bir ekonomik zorluklarla karşılaştı. (17.42) bu bakımdan bir defa darbe sadece askerler kullanılarak yapılmaz bunun yanında ekonomik ve siyasi bir takım manivelalar da kullanılır. Türkiye de de benzer şeye şahit oluyoruz. Mesela 1980 öncesi Türkiye de çok ciddi kıtlıklar olmasına rağmen, ekonomik zorluklar olmasına rağmen küçük bir dış yardımla bu problem çözülebilirdi ama batılılar hiç yardım etmedi.&lt;br /&gt;Özellikle Amerika hiç yardım etmedi. (18.13)ve biz margarin kuyruklarında, sigara kuyruklarında günlerimizi geçirmek suretiyle iktidardan şikayetçi eder hale geldik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A ÖZGÜREL&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim yakın coğrafyamızda, yani iran da, en yakını önümüzde musaddık hareketinde. Musaddık milliyetçi bir söylemle, Fars milliyetçisi bir söylemle petrolün, nasıl bi ara bizde de vardı 1970lerde milli petrol kavgası, iran petrolü İranlınındır iddiasıyla ortaya çıktı ama sonuçta ingilterenin ve tabi o dönem amerikanın da desteğiyle karşısında kaybetti, bir ihtilalle yıkıldı. (40.28) iran böyle de diğerleri farklı mı, hayır. Irak ta darbe üzerine darbe yaşandı. Bütün amaç oradaki İngiliz petrol şirketlerinin faaliyetlerini güvence altına almak ya da o petrol şirketlerinin imtiyaz alanlarını genişletmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A AKAR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ululararası servislerin darbeler dahil olmalarının temel nedeni çıkarlarına aykırılık yani onlar şöyle düşünmüyorlar burayı çok iyi kavramaka gerekiyor.Darbe kötü bir şeydir ne kadar antidemokratiktir o halde biz demokraktlığımız gereği bu darbeye karşı çıkalım hatta bu örgütler işlerine geldiği noktada darbeleri desteklemişlerdir.İşlerine gelmediği nokrada karşı çıkmışlardır.Örneğin bence İranda Musaddık darbesi vardır çok önemli bir darbedir ne zaman Darbe olmuştur Musaddık a karşı 34:08 Ne zaman ki Musaddık başbakan Musaddık iran petrollerini millileştirme kararı almıştır ve öncelikle İngilizlerin ve hemen beraberinde ABD lilerin çıkarları doğrudan zedelenme noktasına gelmiştir o zaman İran da Musaddık a karşı darbe tertiplenmiştir.34:45 Çok komik bir darbedir lümpenler örgütlenmiştir.Sokaktan 2 -3 dolara insan toplanmıştır.Bavullarla para taşınmıştır Arka planı böyle komik diyebileceğimiz Musaddık a karşı darbe girişimi başarılı olmuştur.Ve Şah iktidara gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F KORU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’deki son türbülansın habercisinin beş ay önce Newsweek dergisinde çıkan makale olduğunu belirttim, ama öncesi de var. Türkiye’de hükümet edenleri içlerine sindiremeyen, Amerika ile ilişkilerinde aşırı ihtimam gösterse bile iktidara diş bileyen bir takım bu. O takımın Amerikan siyasi sistemi içerisinde bir yeri var, hem de önemli bir yeri… Kimi dışişleri bakanlığında, kimi Pentagon’da görevli, kimi değişik araştırma kurumlarında ağzına bakılan, bazısı da gazetelerde köşe sahibi insanlar bunlar… Tek tek herhangi bir olayı etkilemeleri imkansız bu insanlar, tek sese, koroya dönüştüklerinde ortamı bulandırabiliyorlar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu takım 2004 ve 2005 yıllarında da sesini bir koroya döndürmüştü. Wall Street Journal gibi etkili bir gazetede çıkan Robert Pollack’ın yazısını Washington Times’ın köşe yazarı Frank Gaffney destekliyor, bir araştırma kurumunda çalışan Michael Rubin de ‘Savunma Bakanlığı eski danışmanı’ sıfatını piyasaya sürerek ikiliye destek çıkıyordu. Hepsinin arkasında da ‘Karanlıklar Prensi’ lakaplı Richard Perle bulunuyordu. Kendilerine sponsor olarak mahkemelerle başı dertte bir Türk işadamı bulmuşlar, Washington’dan açtıkları yaylım ateşle Ankara’da siyasî sonuç almaya çalışıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dışarıdan baktığınız zaman ‘Amerikan milliyetçisi’ gibi görünen bu insanların bir kısmı, vatandaşı oldukları ülkeden farklı bir ülkeye sadakat besler. Pentagon’dan bir bürokrat, hem de Musevi olmadığı halde, devlet sırlarını İsrail lobisiyle paylaştığı için yargılanıyor bugün… Bir başkası, işi, patronu için gerekirse yalan söylemeye, gerekirse patronunun düşmanlarını ‘hedef göstermeye’ kadar vardırabildi. ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’in en yakını olan bir bürokrat, bir CIA görevlisini deşifre ettiği ve yemin ettiği halde yalan söylediği için mahkum oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F KORU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatının beş yılını aramızda geçirmiş olan Amerikalı gazeteci Stephen Kinzer , ‘Darbeler’ adlı kitabında, Amerika’nın yabancı ülkelerde rejim değiştirme merakının önceki yüzyılın sonunda Havai’de iyice kendini belli ettiğini yazıyor. Havai’nin beyaz azınlığı, o sıralarda açıklarda demirlemiş Amerikan donanmasıyla işbirliği halinde, Kraliçe Liliuokalani’yi deviriyor. 1893 yılında. Kraliçe’nin suçu yerli çoğunluğun haklarını genişletmeye çalışmak; beyaz azınlığın derdi de Havai’yi Amerika’yla birleştirip şeker ticaretinde üstünlüğü elde etmek… Kim kazanıyor dersiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı hikaye Küba’da, Porto Rico’da, Filipinler’de, Nikaragua’da üç aşağı beş yukarı tekrarlanıyor. Buralarda bağımsızlık hareketlerini yerli işbirlikçilerle birlikte bastırıyor Amerika. İran’da, Guatemala’da, Güney Vietnam ve Şili’de örtülü operasyonlarla darbeler düzenliyor… Grenada, Panama, Afganistan ve Irak’ı ise doğrudan işgal ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suriye ve Mısır da Amerika’nın ilgilendiği ülkeler listesinde… Mısır Cumhurbaşkanı Abdünnasır kendisine karşı darbe girişiminde bulunanlara gönderilen paralarla Kahire’nin tam ortasına bir kule inşa ettirdi; o gün bugün Kahireliler o kuleye ‘CIA Kulesi’ derler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İtibarlı New York Times gazetesinin muhabiri olan Kinzer, 110 yıldan beri, doğal kaynaklara ulaşmak, siyasi hareketleri doğmadan bastırmak veya bağımsız ülkeleri denetimi altına almak için, Amerika’nın gücünü acımasızca kullandığını örneklerle anlatıyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A AKAR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anlamda darbelerde tür tür örneğin günümüze gelirsek bir kıyaslama olarak bugün Venezüellada Chavez e karşı her zaman bir CIA DARBESİ ihtimali her daim gündemde nitekim bu denendi aynı bizdeki 1 mayıs gibi&lt;br /&gt;Katlima andırır bir biçimde Chavez yanlılarının üzerine çatılardan ateş edilmek suretiyle bir darbe girişimi denendi.Ancak halk Chavez e sahip çıktı.Demek CIA günümüzde de boş durmuyor.&lt;br /&gt;28:40 İlginç bir örnek o zamanki ulusal güvenlik danışmanı sonrasının dış işleri bakanı Şili darbesi için şöyle demiştir.30:10 Ülkesinin insanlarının Şili halkını kastederek sorumsuzluğu yüzden yani ki oy veren insanların sorumsuzluğu yüzünden bir ülkenin kominist olmasına seyirci kalamayız.Meseleler Şili li seçmenlerin kararına bırakılamayacak kadar önemlidir.&lt;br /&gt;30:51 Yani ben sizin demokratik yolla seçim mekanizması ile getirdiğiniz iktidarı tanımıyorum siz isterseniz yüzde kaç oyla getirirseniz getirin biz sizin iktidarınızı bizim çıkarlarımıza ters düştüğü sürece tanımayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilenler, “Amerika’daki bir grup, 1 Mart tezkeresini yüzlerine vurulan bir şamar olarak gördü ve bunu hala unutamadı” görüşünde... Oysa Türkiye, Ak Parti hükümeti eliyle, Amerikan askerlerinin topraklarında bulundurulması dışında her türlü kolaylığı sağlamıştı Washington’a… Hatırlayalım: “Aylar sürer” dendiği, askeri uzmanlar tarafından “Kuzey’den cephe açılmazsa Amerika’nın işi zor” diye ciddi görüşler açıklandığı halde, Amerikan ordusu iki haftada Bağdat’a girdi. Demek ki, Türkiye’ye ihtiyacı yokmuş Amerika’nın… O halde bu kızgınlık neye?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F KORU:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerika’nın başka topraklara olan iştahı geçen yüzyılın sonlarında iyice gemlenemez hale gelmişti. İspanya’nın Amerikan kıtasındaki sömürgelerini ele geçirmek için, basit bir bahaneyle, İspanyol donanmasına saldırmıştı Amerika. Kendi gemileri için bulduğu sığınak da Küba adasıydı. İspanya-Amerika Savaşı bitti, ama Amerikan ordusu Küba’nın sığınak olarak kullandığı koyunu terk etmedi. Hani şu ‘teröre karşı savaş’ta esirlerin tıkıldığı Küba’nın Guantanamo Körfezi var ya, işte orası 1898 yılından beri Amerikan ordusu tarafından işgal ediliyor. Cumhurbaşkanı seçilmesine katkıda bulunduğu Amerikan vatandaşı Tomas Estrada Palma’dan 99 yıllığına kiraladı Guantanamo’yu Amerika; kira bedelini ödemeyi bugün de ihmal etmiyor. Söylendiğine göre, Fidel Castro, Washington’dan her yıl gelen çeki, bir çekmeceye tıkıyormuş…&lt;br /&gt;Anlaşmaya konulan bir maddeye göre, sözleşme, ancak Amerika vazgeçtiği takdirde sona erebiliyor… Gelin de merak etmeyin bakalım: Amerika’nın 1 Mart tezkeresiyle peşinden koştuğu, Irak’ı işgalinde askerine kolaylık gösterilmesi değil de, kendi istediği zaman sona erdirmek üzere, Türkiye topraklarında kendi askerlerini bulundurma hakkı olmasın?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A ÖZGÜREL&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adalet partisinin genel başkanlığına o dönemin amerikan başkanı Johnson la çekilmiş resimleriyle filan gelen bir Süleyman Demirel.(49.15) E Amerikan yanlısı yani bu adamdan memnun olmaları icap eder. Enteresandır, Adnan Menderes’e açılan yatırım kredilerini Rusya Süleyman Demirel’e açtı ve Süleyman Demirel o yatırımları yaptı. Seydişehir alüminyum tesisleri, Aliağa rafinerisi, İskenderun demir-çelik ve Oymapınar barajı. Bu Amerikalıları çok sinirlendiren bir şey. (49.52) ama o ara Amerikalıların bütün dikkati haşhaş, uyuşturucu işindeydi. Ve Türkiye den özellikle de bu uyuşturucu kullanımında kaynak ülkelerden birisinin Türkiye olduğu düşünülerek, Türkiye den haşhaş ekimini yasaklamasını istediler. Bunu İhsan Sabri Çağlayangir’e, rahmetli Çağlayangir’e , dönemin dışişleri bakanı Amerikan büyükelçisi iletiyor. (50.30) ihsan Sabri bey, ben onu Süleyman Demirel’e sorayım diyor, soruyor, olmaz yapamayacağız cevabınıiletiyor. Büyükelçi, bir kere de benim için randevu alın ben anlatayım diyor, randevu alınıyor, Süleyman Demirel e büyükelçi kendisi anlatıyor. Bu haşhaş ekiminin yasaklanmasını istediklerini. (50.55) Süleyman Demirel in cevabı, bizim ülkemizde Afyon diye bir vilayet var, nasıl yasaklarız, yani olsa olsa denetleyebiliriz, şeklindedir. Merak eden İhsan Sabri Çağlayangir’in hatıralarında okur, öğrenir. Büyükelçi ile birlikte İhsan Sabri Çağlayangir , Süleyman Demirel’in yanından çıktıktan sonra sayın çağlayangil’e diyor ki , bu Adalet Partisinden ayrılın, sizin için üzülürüm diyor. (51.34) iki ay sonra Türkiye’de bir muhtıra geldi. Ve 12 mart darbesiyle Süleyman Demirel başbakanlıktan ayrıldı. Yerine kurulan Nihat Elim hükümetinin bir numaralı kararnamesi haşhaş ekiminin yasaklanmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M KAYNAK&lt;br /&gt;60 darbesi esas itibariyle İngilizlerin olmakla beraber son anda Amerikalılar da bu treni kaçırmak istememişler ve içeriye girmişlerdir. Ve 14ler olarak isimlendirilen grubu da Amerika etkisindeki grup olarak düşündüm ve İngilizlerin 14leri tasfiyesiyle amerikan etkisini tamamen bertaraf ettiği sonucuna vardım. Ondan sonraki darbelerde esas itibariyle böyledir. (21.13) mesela 1960tan sonra ortaya çıkan anayasa ilginç bir biçimde sola açık oldu. Türkiye de böyle bir sorun yoktu. Türkiye nin bir sol talebi yoktu. Birdenbire ordunun darbecilerin sola açık bir anayasa yapmalarının hiçbir sebebi yoktu. Çünkü toplumda böyle bir talep böyle bir hazırlık görülmüyordu. (21.36) oradaki sola açık olmanın nedeni anti amerikan bir akım yaratmaktı ve 1960tan sonraki türk solun tipik özelliği de amerikan karşıtı olması ama asla Avrupa ya yönelik olumsuz tavırlarının olmamasıydı. 1971 de bu yapı üzerine bir darbe hazırlığı oldu, darbe hazırlığını da içinden takip ettiğim için şunu söyleyebilirim veya benim müşahedem benim kanaatim odur, esas itibariyle İngiltere nin yönlendirdiği, Avrupa nın desteklediği bir hareketti darbecilik, ve 12 martta Amerika tarafından bu darbe engellendi. Yani çatışmanın iki tarafında da biz yoktuk adeta, 9 mart İngiltere nin önderliğinde bir Avrupa darbesi, 12 martta amerikanın desteklediği bir karşı hareket olarak ortaya çıktı. (22.27) 1980 darbesi ise esas itibariyle bir nato harekatıdır. Yani Avrupa Amerika arasında bir işbirliği vardır. Ben bunu 1978de görmüştüm. Milli istihbarat teşkilatı içindeydim. O tarihte benden bir değerlendirme istediler. (22.44) benim değerlendirmem şu istikametteydi.türkiye de sağ sol yoktur esas itibariyle. Bunlar tamamen darbeye yönelik hazırlıklardır ve dışarısı tarafından tahrik edilmektedir. (22.56) asıl amaç Türkiye nin batıdan uzaklaşan ekonomisini batının çizgisinin içerisine çekmektir, demiştim.&lt;br /&gt;….&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra da şunu gördük, bu teşhisimin doğru olduğu ortaya çıktı, o tarihte darbeyi teşvik eden, onun arkasında bulunan sol denilen insanlar, ultra liberal hale geldiler. Tamamen farklı bir çizgiye geldiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F MERCAN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki TSK tarihinde yaşanmış olan bu beş olayda yabancı rolü nedir yani batı dünyasının bir etkisi var mıdır? Özellikle de Türkiye bir nato üyesi olduğu için bu hareketlerde acaba Amerika nın rolü nedir? 9. cumhurbaşkanı sayın Süleyman Demirel in güzel bir lafı var 12 eylülü anlatırken der ki ; efendim Amerika askeri yönetimi ister çünkü askeri yönetimlerle daha rahat çalışır. Yine 12 mart döneminde adalet partisi, sayın Demirel in partisi iktidardaydı biliyorsunuz dönemin dışişleri bakanı İhsan Sabri Çağlayangil in gene güzel bir sözü var CIA altımızı oydu” der. Acaba durum böyle mi diye baktığımız zaman, yani gerçekten Amerika 12 eylül döneminde askeri yönetimlerle daha rahat çalışacağı için mi askeri yönetimi destekledi. Benim bu konudaki fikrim şöyle, bence Amerika Türkiye ye baktığı zaman siyasi sistemin tamamıyla iflas ettiğini düşündüğü bir noktada ortaya çıkan bir askeri hareketi destekliyor. Ama eğer Türkiye de siyasi sistemin işlemesine dönük bir işaret söz konusu ise o zaman ya tarafsız kalıyor ya da desteklemiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;….&lt;br /&gt;Biliyorsunuz bu en son 12 eylülü anlatan zincirbozan filminde, 12 eylül darbesi anlatılırken bir anlamda amerikan icazetli bir askeri müdahale olduğu belirtiliyor. (14.23) sayın Kenan evren de, ihtilalin lideri sayın Kenan evren de, herhalde , biraz- sayın Kenan evren de ne dedi Vallahi billahi ben amerikadan izin almadım, bu ihtilali yaparken şimdi sayın Kenan evrenin bu yaklaşımında bir doğruluk payı var. Yani 12 eylül döneminde silahlı kuvvetler darbe yaptığı zaman elbetteki açık olarak Amerika dan izin alma biçiminde bir yola gitmedi ama 12 eylül döneminde bu ihtilal hareketi olurken Amerika nın desteğinin arandığı da açık. Dediğim gibi ihtilalden kısa süre önce sayın Tahsin Şahinkaya nın Amerika da olduğunu görüyoruz. 12&lt;br /&gt;eylül ihtilalinden hemen sonra Türkiye yi ziyaret eden amerikan askeri heyeti komite başkanının da şöyle bir sözü var yine siyasi tarihe geçen, “türk amerikan ilişkileri tarihinin en güzel dönemini yaşıyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;…..&lt;br /&gt;açıkçası ben Türkiye de, türkiyenin kendi iç dinamikleri söz konusu olmadan tsk nin kendi iç dinamikleri söz konusu olmadan yabancı bir gücün Türkiye de herhangi bir askeri müdahale yaptırabileceğine pek inanamıyorum. Yani zaten önümüzde beş tane örnek var dediğim gibi, 27 mayıs, 12 mart, 12 eylül, 28 şubat ve 27 nisan bildirisi. Bu beş olaya da baktığımız zaman olayların çıkış noktasının tamamiyle Türkiye nin kendi siyasi iç gelişmelerinden kaynaklandığını görüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M KAYNAK&lt;br /&gt;Şunu söylüyoruz. Bu darbeler esas itibariyle mutlaka dış kaynaklıdır, ve içerideki sorunlar bir araç olarak kullanılır. (18.34) Direk müdahaleleri şöyle olur efendim.esas itibariyle dış faktörler veya dış güçler ortamı yaratırlar. Yani mesela, o ülkede bir çatışma ortamı varsa anarşi ortamı varsa bunu yaratırlar, bunları gizli servisleri arcılığıyla ortaya çıkarırlar. İkincisi ekonomik zorluklar yaratırlar, üç belirli bir grubun heveslerini teşvik ederler. Bu üç unsur bir araya gelince darbe olur. (19.12)Türkiye de bütün darbeler dış kaynaklıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SES:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de gelmiş geçmiş iktidarlar içerisinde Amerika ile ilişkilere Ak Parti hükümetinden daha fazla ihtimam göstermiş bir iktidar hiç oldu mu? Ak Parti hükümeti bugüne kadar çok yönlü bir dış politika izledi, evet, düşmanlarının sayısını azaltmak, dostluk çemberini genişletmek için olağanüstü çabalar gösterdi, bu arada Avrupa Birliği üyeliği yolunda da belirleyici adımlar attı. Bütün bunları yaparken Washington’u rahatsız etmemeye hep dikkat etti. 1 Mart tezkeresi Meclis’ten geçmedi, bu yüzden Amerikan askerleri ülkemizin dört bir köşesini üs olarak kullanamadı, ama ardından çıkardığı tezkerelerle Irak’a açacağı savaşta ihtiyacı olacak lojistik desteği sağladı Türkiye.&lt;br /&gt;Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül’ün Amerika’ya kaç kez gittiklerini hesap etmesi bile güç. Bugün de Irak’ta işlerin yoluna girmesi için çaba gösteriyor Türkiye. Dostluklarını kullanarak Suriye ve İran’ın uluslar arası sistemle kavga etmesini önlemeye çalışıyor.&lt;br /&gt;Türkiye’nin bu çabalarının Washington tarafından fark edilmemesi imkansız…&lt;br /&gt;Peki de, bütün bunlara rağmen, bütün dünyada demokrasi şampiyonluğu yapan, Irak’a müdahalesini bile demokrasi amaçlı olarak gösteren Amerika neden Türkiye’den ve Ak Parti iktidarından mutlu görünmüyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A AKAR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye açık açık konuşmak gerekirse bugün hangi siyasi eyilimde bulunursak bulunalım darbe veya askeri hareketlere nasıl bakarsak bakalım bugünkü demokratik yapının işleyişinden nasıl yana olurasak olalım ve ya olmayalım kısaca nerde durursak duralım hagi tarafta olursak olalım bir kere şınu görmemiz gerekiyor Türkiye her zaman her daim zaten ülke olarak ekonomisi ile siyaseti ile askeri hareketler manasında her zaman açık bir ülkedir.&lt;br /&gt;Bir kere bunu peşin peşin kabul edelim&lt;br /&gt;06:31 Dolayısı ile günümüzde konjoktürler farklılaşabilir çatışan güçlerin birbirleri karşısındaki konumları değişebilir adlandırmalar değişebilir her zaman ve ve her zaman dış etki bence söz konusu olacaktır.06:51Çünkü Türkiye de gelişen hareketler bir şekilde bugün Dünyaya yön verme gayretinde olan güçleride doğrudan ilgilendirmektedir ortadoğuda şu an yaşanan ve yaşanacak olan şeyleri doğrudan ilgilendirmektedir.Türkiye de olmuş yada olacak herhangi bir şeyin içinde dış bir faktörün olmamasını düşünmek akla aykırı olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;….&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye askeri yani ordusu olarak gerek ekonomisi olarak gerek orta Asya da Balkanlarda çok kilit bir noktadadır.Ve Türkiye nin şu veya bu yöne savrulması bir diğer gücün işine gelmemektedir.Türkiye ne zaman birileri ile daha fazla yakınlaşsa yada eğilimine girse ya önemli bir terör olayı ile yada ne bileyim kaotik toplumun normal seyrinden uzaklaştıran bir takım garip tarihsel olaylarla yada tehditlerle karşılaşmıştır.Bu yüzden Türkiye hiçbir zaman rahat bırakılan bir ülke olmamıştır ve olmayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M KAYNAK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son muhtıra da bu anlamda düşünülmelidir yani. Şimdi şöyle söyleyelim, önümüzdeki dönemde mecliste yeni seçim yapılır yeniden teşekküle AKP gelirse yine istediği kişiyi seçtirecektir. (33.50)burada zannediyorum Abdullah Gül beyin şahsına yönelik bir tepki de var esas itibariyle yani pekala bu da bir laik dinci kavramı dışında politik olarak düşünülmelidir. Neden onu da. Ben insanların politikalarını eleştirmiyorum, doğru yanlış demiyorum. Sadece diyorum ki, nedir Abdullah Gül beyin politikası, buna neden karşı çıktılar? Bir defa şunu tespit etmemiz lazım, (34.15) bugünkü AKP hükümeti Abdullah Gül beyin hükümetidir, çünkü Tayyip bey geldikten sonra bunu hazır buldu ve bir tek dışişleri bakanını değiştirdi, o da Abdullah Gül beye bir yer açmak içindi. (34.29) uygulanan ekonomik politikalar önceden belirlenmişti. Hatta bu ekonomik politikalar AKPden de önce vardı ve bu takip edildi. Bunlar küreselci politikalardır. Zaten bunu teşhis etmek için analize de gerek yok. Hükümet kendisi söylüyor, biz küreselciyiz diyor. Eğer dünyada benim söylediğim gibi küreselcilerle ulusal devlet yapıları arasında bir çatışma varsa tabii ki bu hükümet dışarının, daha doğrusu ulusalcı politikalar izleyen hükümetlerin hedefi haline gelecektir. Bence hedef haline gelmiştir, (35.07) ve bu politikacının uygulayıcısı olan Abdullah Gül beyin bertaraf edilmesi, Türkiye nin de ulusalcılar safına – ulusalcıdan kastettiğim Türkiye deki ulusalcılar değil, dünya üzerindeki ulusalcılardır-ulus devlet yapılarını savunanların tarafına geçmesi istenmektedir. Mesela Bush yönetiminin yanına sarkozy merkel gibi güçlerin yanına, Rusya da öyledir, ulus devlet yapılarıdır. Bunlarla aynı politikayı izlemesi istenmektedir. Ve bizi küreselcilikten vazgeçirmeye çalışıyorlar. (35.39)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F KORU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye bugün ne yönden bakarsanız bakınız kritik bir dönemden geçiyor. Etrafımızda ilgimizi ayakta tutmamız gereken gelişmelerin bini bir para.&lt;br /&gt;Amerika Irak fiyaskosuyla birlikte ciddi bir strateji değişikliğine gitti. Dünyanın her tarafındaki ittifaklarını tazeleyerek yeni bir dost ülkeler kuşağı oluşturuyor. Bu değişikliği fark etmek için Avrupa’ya bakmamız yeterli.&lt;br /&gt;Avrupa’da dengeler değişiyor. Bush’un “İhtiyar Avrupa” diye şikayet ettiği yapı dağılıyor. Almanya’da Merkel’den sonra Fransa’da Sarkozy’nin seçilmesiyle oldu bu. Washington’a ‘büyük ağabey’ gözüyle bakan yeni bir Berlin-Paris ekseni kuruluyor.&lt;br /&gt;Türkiye bu yeni gelişmede nasıl bir tavır takınacak? Ak Parti yapılmak isteneni anlamadığı, ya da anladığı halde umursamadığı için mi içeride zorluklarla karşılaşmaya başladı?&lt;br /&gt;Zorlukların çıkartanlar kendilerini ‘ulusalcı’ diye tanıtıyorlar… Bu, yakın tarihimizin en ‘ironik’ olayı… Ulusalcı dalga laiklik diye yeri göğü inletir, tam bağımsızlıktan söz ederken, Türkiye’yi kendi eliyle, çıkarlarının zedeleneceği çok tehlikeli bir kulvara doğru itiyor olabilir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz burada çeşitli ihtimalleri bilenlerin ağzından sizlerle paylaştık. Ben sizin yerinizde olsam, burada aktarılan görüşleri de o bildik kuşku sözcüğümüzle karşılardım: Acaba?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2532019054468366200-6544492551166656024?l=yazmaz2007.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yazmaz2007.blogspot.com/feeds/6544492551166656024/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2532019054468366200&amp;postID=6544492551166656024' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2532019054468366200/posts/default/6544492551166656024'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2532019054468366200/posts/default/6544492551166656024'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yazmaz2007.blogspot.com/2007/05/f-koru-bir-kanaati-ortadan-kaldrmak-iin.html' title='ACABA 4: Darbelerde Yabancı Parmağı 51007'/><author><name>Fehmi Koru</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10191144393489317775</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://www.tahapinar.com/images/fehmikoru.jpg'/></author><thr:total>8</thr:total></entry></feed>
